Bulaşıkları yıkamadan önce kendimde "yıkamak isteyen biri" hissini ararım. O his gelmeyince bulaşıklar bekler. Spor ayakkabılarımı giymeden önce içimde "şimdi tam zamanı" diyen bir ses ararım. O ses susunca ayakkabılar da dolapta kalır. Bu bekleyiş bazen beş dakika sürer, bazen bütün bir gün.
Uzun süre bunun normal olduğunu düşündüm: önce isteyeceğim, sonra yapacağım. Ama bir şeyi fark ettim; o istek çoğu zaman kendiliğinden gelmiyor. Bu yazıda, iyi hissetmeyi beklemeden harekete geçmeyi nasıl denediğimi, nerede işe yaradığını ve nerede yaramadığını anlatmak istiyorum.
Kısaca: DEHB'li bir zihin için duygu ile hareket arasındaki sıra genelde "önce hissederim, sonra yaparım" şeklinde kurulu; ama bu sıra çoğu zaman beklemeyi uzatır. Küçük, somut bir ilk adım atmak, beklenen isteği harekete geçtikten sonra getirebilir. Bu yöntem her zaman işe yaramaz; bazı günler kabul etmek gerekir.
İyi hissetmeyi beklemek neden bir tuzak?
"Kendimi hazır hissedince başlarım" cümlesi, ilk bakışta mantıklı görünüyor. Enerjimiz, isteğimiz varken bir işe girişmek elbette daha kolay. Ama bu cümlenin görünmeyen bir tuzağı var: o hazır hissi her zaman gelmiyor. Bazı işler doğası gereği hiç "içimden geliyor" demiyor; fatura ödemek, e-posta yazmak, ev işini bitirmek gibi sıradan görevler nadiren bir heves dalgasıyla gelir.
Ben bu hissi beklerken, aslında bir işi yapmamak için gayet mantıklı bir sebep buluyorum: "Henüz hazır değilim." Bu cümle kulağa haklı geliyor ama günler, hatta haftalar süren bir bekleyişe dönüşebiliyor. Bekleyiş uzadıkça iş küçülmüyor, tam tersine kafamda büyüyor.
Duygu ile hareket arasındaki sıra kafamda nasıl kurulu?
Çoğumuz şöyle düşünürüz: önce bir duygu hissederim (istek, enerji, ilham), sonra o duyguyla harekete geçerim. Bu sıra bazı anlar için doğru. Ama DEHB'li bir zihinde bu sıra, özellikle sıkıcı ya da zor görünen işlerde, sık sık tıkanıyor. Duygu gelmiyor, hareket de başlamıyor. Bekleme süresi uzadıkça, işe dair düşünce de ağırlaşıyor.
Zamanla fark ettim ki bu sıra tersine de çalışabiliyor: önce küçük bir hareket, sonra o hareketin ürettiği bir duygu. Bir e-postayı açmak, bir sayfayı okumaya başlamak, bir çekmeceyi karıştırmak gibi küçücük adımlar, bazen beklenen isteği kendileri yaratıyor. Hareket, duyguyu beklemek zorunda değilmiş.
Önce hareket, sonra duygu: bana nasıl işliyor?
Bunu ilk fark ettiğim an, bir yazıyı bitirmem gerektiği bir gündü. Saatlerce "içimden gelsin" diye bekledim, gelmedi. Sonunda hiçbir ilham beklemeden, sadece ekranı açıp tek bir cümle yazdım. O cümle kötüydü, hatta anlamsızdı. Ama bir şey değişti: artık ekranın önündeydim, parmaklarım klavyedeydi. İkinci cümle birincisinden biraz daha kolay geldi.
Bu deneyimden sonra kendime küçük bir kural koydum: Beklediğim hissi aramak yerine, o işin en küçük, en anlamsız parçasını yapmayı deniyorum. Bazen iş bu küçük parçadan sonra kendiliğinden devam ediyor; bazen devam etmiyor ama en azından bir adım atılmış oluyor. İkisi de bekleyip hiçbir şey yapmamaktan daha iyi hissettiriyor.
Küçük başlangıçlar için denediğim yollar
Bu fikri gündelik hayata taşımak için bana yardımcı olan birkaç küçük yöntem var:
- İki dakika kuralı. Kendime "sadece iki dakika yapacağım" diyorum. İki dakika sonra bırakabileceğimi bilmek, başlamanın önündeki eşiği alçaltıyor.
- En küçük parçayı bulmak. Büyük işi, anlamsız görünecek kadar küçük bir parçaya bölüyorum: "sadece dosyayı aç", "sadece ilk cümleyi yaz", "sadece bir çekmeceyi boşalt."
- Bedeni önce hareket ettirmek. Zihnim isteksizken bile bedenimi masaya, mutfağa, kapıya doğru hareket ettiriyorum. Beden hareket edince zihin bazen onu takip ediyor.
- "İstekli olmak zorunda değilim" demek. İsteksizce de bir işe başlanabileceğini kendime hatırlatıyorum. İstek, bazen ancak başladıktan sonra geliyor.
- Zamanlayıcı kullanmak. On beş dakikalık bir zamanlayıcı kurup "sadece bu süre" demek, işin sonsuz göründüğü anları küçültüyor.
Bu yöntemlerin hiçbiri sihirli değil. Ama hepsi aynı şeyi yapıyor: beklemeyi kısaltıp harekete bir kapı açıyor.
Her zaman işe yaramıyor; bunu da kabul ediyorum
Dürüst olmak gerekirse, bu yöntem her gün işe yaramıyor. Bazı günler o en küçük adım bile ağır geliyor; iki dakika kuralı iki dakika bile olsa fazla geliyor. Böyle günlerde kendimi zorlamak yerine, o günün olduğu gibi geçmesine izin vermeyi öğreniyorum. Her gün aynı enerjiyle harekete geçmek zorunda değilim.
Bazen de bu bekleyiş, sadece bir alışkanlık değil, daha derin bir tükenmişliğin işareti olabiliyor. Eğer harekete geçememe hâli uzun süredir sürüyorsa ve hayatın çoğu alanını etkiliyorsa, bunun altında başka bir şey olup olmadığını bir uzmanla konuşmak değerli bir adım olabilir.
İki dakikalık eşik nasıl görünüyor?
“Önce hareket, sonra duygu” fikri soyut kalınca bende işe yaramıyor. O yüzden bu fikri somut, iki dakikalık eşiklere çevirmeye çalışıyorum. Amaç işi bitirmek değil, sadece eşiği geçmek.
Benim için birkaç örnek:
- Yazmam gereken bir metin varsa: belgeyi açıp sadece başlığı yazmak.
- Toparlanması gereken bir oda varsa: yalnızca bir yüzeyi, mesela komodinin üstünü boşaltmak.
- Cevap bekleyen bir mail varsa: sadece ilk cümleyi taslağa yazmak.
- Spor yapmak istiyorsam: ayakkabılarımı giymek.
Bu küçük eylemlerin çoğunda iki dakika sonra durabileceğimi kendime söylüyorum ve gerçekten durabiliyorum. Ama çoğu zaman durmuyorum, çünkü harekete geçmek, beklediğim o istekli hissi beraberinde getiriyor. Gelmese de, iki dakika önce hiç yapılmamış bir şey artık başlamış oluyor.
Kendime not
Bugün de bir işe başlamadan önce o "içimden gelsin" hissini aradım. Gelmedi. Ama bu kez beklemeden, işin en küçük parçasını yaptım. Yazı şimdi bitiyor; aslında hiç "yazmak istemiyordum", sadece bir cümleyle başladım.
Sen de bir işin önünde "hazır değilim" diyorsan, belki de hazır olmayı beklemek yerine, en küçük adımı denemenin zamanıdır. İstek bazen peşinden gelir.