Bir grup sohbetinin ortasında otururum; herkes konuşur, güler, birbirine laf atar. Ben de oradayımdır, bazen ben de gülerim. Ama içimde ayrı bir oda var; sanki camın ardından izliyormuşum gibi bir hissim olur. Kalabalığın tam ortasında, en yalnız hâlimi yaşarım.
Bu yazıda, DEHB ile yaşarken sık sık yanımda gelen bu yalnızlık hissini anlatmak istiyorum. Baştan söyleyeyim: Ben bir uzman değilim. Yalnızlık herkesin yaşadığı insani bir duygu; burada yazdıklarım sadece kendi deneyimimden gelen gözlemler.
Kısaca: DEHB'li birçok yetişkin, geçmiş dışlanma deneyimleri ve "farklı olma" hissi yüzünden yalnızlığı yoğun yaşayabilir; bu, kalabalığın ortasındayken bile hissedilebilir. Bağ kurmak için küçük, sürdürülebilir adımlar yardımcı olabilir. Yalnızlık umutsuzlukla birleşiyorsa bir uzmana danışmak önemlidir.
Kalabalıkta hissedilen yalnızlık nedir?
Yalnızlık, tek başına olmakla aynı şey değil. Bazen tek başıma en huzurlu hâlimi yaşarım; bazen de bir odada on kişiyle birlikteyken en yalnız hissettiğim an olur. Bu ikinci hâl, çevremde insan olmasıyla ilgili değil; onlarla gerçekten bağ kurduğumu hissedip hissetmememle ilgili.
DEHB'li bir zihinle sosyal ortamlarda bazı şeyler farklı işliyor: bir konuşmanın akışını kaçırmak, ne zaman söz alacağımı bilememek, birinin söylediğini tam duyamadan konu değişmesi. Bu küçük kopmalar bir araya geldiğinde, fiziksel olarak orada olsam da duygusal olarak dışarıda kalmış gibi hissediyorum.
Bu yalnızlık nereden geliyor?
Kendi deneyimimde, bu hissin birkaç kaynağı var:
- Geçmiş dışlanma anıları. Çocukluktan ya da gençlikten kalan, "farklı" ya da "tuhaf" bulunduğum anların izleri hâlâ taze. Yeni bir sosyal ortamda bu anılar sessizce devreye giriyor.
- Yanlış anlaşılma yorgunluğu. Söylediklerimin bazen "fazla", bazen "eksik" bulunduğunu hissetmek, kendimi olduğum gibi göstermekten çekindiriyor. Çekindiğim yerde de bağ kurmak zorlaşıyor.
- Maskeleme. Uyum sağlamak için kendimi bastırdığım anlarda, aslında orada olan ben değil, "uygun görünen" bir versiyonum oluyor. O versiyonla kurulan bağlar bana gerçek gelmiyor.
- Ritim farkı. Bir konuşmada benim zihnim bazen çok hızlı, bazen çok dağınık çalışıyor. Bu fark, karşımdakiyle aynı dalgada olmadığım hissini yaratıyor.
- Enerji kaybı sonrası çekilme. Sosyalleşmek benim için bazen yorucu oluyor; yorulunca geri çekiliyorum, geri çekilince de bağlar zayıflıyor. Bu bir döngüye dönüşebiliyor.
Bu kaynakları görmek, yalnızlığı tamamen çözmüyor ama onu "bende bir bozukluk var" cümlesinden çıkarıp daha anlaşılır bir yere koyuyor.
Farklı olmak ile yalnız olmak aynı şey değil
Uzun süre "farklı olduğum için yalnızım" diye düşündüm. Ama bu ikisini ayırmaya başladığımda bir şey fark ettim: farklı olmak, bağ kurmanın önünde bir engel değil; sadece bağın nasıl kurulacağını değiştiren bir şey. Beni anlayan, benimle aynı hızda düşünmeyen ama sabırla dinleyen insanlarla kurduğum bağlar, "herkese uyan" bağlardan daha az ama daha gerçek oldu.
Bu beni şuna getirdi: Yalnızlığı azaltmak için herkesle anlaşmaya çalışmak yerine, az sayıda ama gerçek bağ aramak daha sürdürülebilir bir yol. Her ortamda kendimi uydurmaya çalışmak, uzun vadede yalnızlığı azaltmıyor, tam tersine büyütüyor.
Bana yardımcı olan küçük adımlar
Yalnızlık hissini tamamen ortadan kaldıran bir formül bulamadım; ama onu biraz hafifleten şeyler var:
- Küçük, sık temas. Uzun, derin bir sohbet planlamak yerine, kısa bir mesaj, bir emoji, bir "seni düşündüm" cümlesi göndermek. Küçük temaslar, büyük planlardan daha sık gerçekleşiyor.
- Aynı dili konuşan insanları bulmak. DEHB'yi bilen ya da benzer bir deneyimi paylaşan insanlarla konuşmak, kendimi açıklamak zorunda kalmadan anlaşılmayı sağlıyor.
- Kaliteyi miktara tercih etmek. Çok sayıda yüzeysel ilişki yerine, az sayıda insanla düzenli ve samimi bağ kurmaya çalışıyorum.
- Yalnızlığı isim koyarak kabul etmek. "Şu an yalnız hissediyorum" demek, onu bastırmaktan daha hafifletici oluyor. İsimlendirilen duygu, biraz küçülüyor.
- Tek başınalığı yalnızlıkla karıştırmamak. Bazen tek başına kalmak bana iyi geliyor; bunu yalnızlık sanıp kendimi zorla sosyalleştirmeye çalışmak tam tersi etki yapıyor.
Yalnızlık ağırlaştığında
Yalnızlık bazen geçici bir duygu, bazen daha ısrarlı bir hâl. Eğer bu his uzun süredir sürüyorsa, umutsuzluk hissiyle birleşiyorsa ya da "hiçbir şey değişmeyecek" gibi düşüncelere yol açıyorsa, bunu sadece kendi başına taşımaman gerekir. Bir psikolog ya da psikiyatristle konuşmak, bu yükü paylaşmanın güvenli bir yolu. Eğer kendini herhangi bir anda tehlikede hissedersen, 112'yi aramaktan çekinme; bu an için orada olan bir destek.
Konuşmadan da birlikte olmak
Yalnızlık hissiyle baş etmeye çalışırken fark ettiğim bir şey var: her zaman sohbete ihtiyacım olmuyor. Bazen sadece birinin orada olması yetiyor. Aynı odada kitap okuyan biri, kafede yan masada bilgisayarına bakan bir yabancı, ekranın öbür tarafında sessizce çalışan insanlar.
Bu tür sessiz eşlikler bana iki şey veriyor. Birincisi, sosyal enerjimi tüketmeden yalnız olmadığımı hissettiriyor. Konuşmak, anlatmak, dinlemek zorunda değilim. İkincisi, yanlış anlaşılma kaygısını ortadan kaldırıyor; sessizlikte söz kesmek ya da konuyu dağıtmak gibi bir derdim olmuyor.
DEHB'li biri olarak sosyal ilişkilerin bazen yorucu olduğunu biliyorum. Bu yüzden yalnızlığa karşı tek çözümün daha çok sosyalleşmek olduğunu düşünmüyorum. Kendine göre bir doz bulmak, bazen sessiz bir eşlik, bazen kısa bir mesajlaşma, bazen uzun bir sohbet, daha sürdürülebilir geliyor.
Bir de küçük bağların değerini küçümsememeye çalışıyorum. Her gün aynı fırından ekmek alırken edilen iki kelimelik selam, bir arkadaşa atılan tek satırlık mesaj, bir komşuyla asansörde paylaşılan bir gülümseme. Bunlar derin dostlukların yerini tutmuyor ama günü daha az yalnız geçirmemi sağlıyor.
Son söz
O sohbetin ortasında, cam ardından izlermiş gibi hissettiğim anlar hâlâ oluyor. Ama artık bu hissi fark ettiğimde kendimi yargılamıyorum; sadece not alıyorum: "Şu an bağ kuramıyorum, bu geçici." Bazen yanımdaki birine, tam da bunu söylüyorum: "Biraz kopuk hissediyorum." Ve genelde, o cümleyi söylediğim an, biraz daha az yalnız oluyorum.