Uzun süre zamanla kavgalıydım. Bunu o zaman fark etmezdim, ama dilim ele veriyordu. "Zaman yetmiyor." "Zamanı boşa harcadım." "Zaman hep elimden kayıp gidiyor." Cümlelerin hepsinde zaman bir düşmandı: bana karşı çalışan, beni yarı yolda bırakan, ben ona yetişemeyen bir şey.
Bir noktada kendime bir şey sordum: Ya zaman bir düşman değilse? Ya ben ona hep yanlış bir yerden bakıyorsam? Bu yazıda zamanla barışmanın benim için ne anlama geldiğini, neyi bıraktığımı ve neyi tuttuğumu anlatıyorum. Zamanı yenmekle ilgili bir yazı değil; onunla daha yumuşak bir ilişki kurmakla ilgili.
Kısaca: Zamanla barışmak, zaman körlüğünü bir ahlaki kusur gibi taşımayı bırakıp onu bilinen bir zorluk olarak kabul etmek demek. Dili yumuşatmak, kendi hızımı gözlemlemek ve araçlarla dostça çalışmak bu barışın küçük parçaları. Zorlanma günlük hayatı belirgin biçimde etkiliyorsa bir uzmana danışmak da bu sürecin parçası olabilir.
Zamanla barışmak ne demek?
Barışmak, zaferi ilan etmek demek değil. Zamanı hissetmekte hâlâ zorlanıyorum; saatler hâlâ bazen beklenmedik biçimde kayboluyor, bazen uzayıp gidiyor. Bu değişmedi ve sanırım tamamen değişmeyecek.
Değişen, bu zorlukla aramdaki ilişki. Eskiden her geç kalışta, her yanlış süre tahmininde kendimi bir mahkemede savunuyormuş gibi hissediyordum. Şimdi aynı olaylara daha çok merakla bakmaya çalışıyorum: "Ne oldu? Süre neden böyle çıktı?" Bu bakışta suçlama yok; sadece bir gözlem var.
Bir sabahı örnek alayım. Eskiden evden çıkma saatim geldiğinde hâlâ hazır değilsem, "yine geç kalacağım, ne kadar beceriksizim" diye düşünürdüm. Şimdi aynı anda şunu soruyorum: "Bu sabah hazırlık hangi kısımda uzadı?" Çoğu zaman cevap küçük bir şey çıkıyor: Anahtarı aramak, son anda bir şeyi değiştirmek. Cevabı bulduğumda ertesi sabah onu hesaba katabiliyorum. Kızgınlık bana hiçbir şey öğretmiyordu; merak öğretiyor.
Barışmak, araçları bırakmak da değil. Takvim, zamanlayıcı, hatırlatıcı hâlâ benim yardımcılarım. Fark şu: Onları bir yetersizliğimin kanıtı olarak değil, kendime sağladığım destek olarak görüyorum. Gözlüğünü takan birinin gözlüğüne utanç duymamasına benzer bir şey.
Zamanla neden kavgalı olmuştuk?
Bunu düşününce birkaç neden buldum.
Birincisi, zamanın dünyada çok ahlaklı bir konu olması. Dakik olmak erdem, geç kalmak saygısızlık gibi sunuluyor. Zamanı hissetmekte zorlanan biri için bu, her gün tekrar eden küçük bir ahlaki yetersizlik hissi demek. Oysa zamanı hissetmek ile saygılı olmak aynı şey değil.
İkincisi, kendi hızımın hiç sorulmamış olması. Bir işin ne kadar süreceği, bir yolun kaç dakika olduğu, bir sabahın ne kadar hazırlık gerektirdiği; bunların hepsi başkalarının ortalamalarına göre söyleniyor. Benim kendi hızımı ölçen, ona bakan kimse yoktu. Ben de kendi hızımı, bir sapma gibi gördüm.
Üçüncüsü, dil. "Zaman kaybetmek", "zamanı öldürmek", "zaman yetmiyor" gibi kalıplar, zamana yük ve kayıp çerçevesi çiziyor. Bu çerçeveyle konuşunca, her yavaşlama, her mola, her dinlenme bir kayıp gibi geliyor.
Zamana kızmayı bırakmak için küçük yollar
Barışma bir anda olmadı. Küçük, tekrar eden değişikliklerle oldu. Benim işe yarayanlarım:
- Dili değiştirmek. "Geç kaldım" yerine "yola çıkma saatim hesapladığımdan geç geldi." "Zaman kaybettim" yerine "bu iş beklediğimden uzun sürdü." İlk bakışta ufak bir fark ama içimdeki sesin tonunu değiştiriyor.
- Gözlemci olmak. Suçlamadan ölçmek: Bir iş ne kadar sürdü, yazıp bakmak. Bu, kendi hızımı tanımamın en nazik yolu oldu.
- Tampon vermek. Her şeye kendi tahminimin biraz fazlasını ayırmak. Tampon, zamana karşı bir özür değil; onunla anlaşmanın bir parçası.
- Araçları dostça kullanmak. Zamanlayıcıyı bir bekçi gibi değil, bir yoldaş gibi kurmak. Hatırlatıcıya "bana bağırma" değil, "bana nazikçe haber ver" demek.
- Aksaklığı bir bilgi olarak almak. Planım tutmadığında "yine olmadı" yerine "bu planın hangi yeri gerçekçi değildi?" diye sormak.
Bunların hepsi küçük. Ama bir şey fark ettim: Dilimi ve beklentimi yumuşattıkça, zamanla ilgili işler de biraz daha kolay hâle geldi. Kendime daha az kızdığımda, daha çok şey denemeye cesaretim oluyor.
Zamanın bende iki hızı var
Zamanı gözlemlerken fark ettiğim bir şey: Zaman bende iki farklı hızda akıyor.
Bazı işlerde saatler birkaç dakika gibi geçiyor. Çok ilgimi çeken bir şeyin içine girdiğimde, kafamı kaldırıp saate baktığımda iki saat gitmiş oluyor. Bazı işlerde ise tam tersi: Beş dakika, yarım saat gibi hissettiriyor. Sıkıcı bir iş, bir bekleme, bir form doldurmak.
Bu iki hızı fark etmek, zamanla barışmamda önemli bir adım oldu. Çünkü bu ikisinin hiçbiri bir "arıza" değil. Hızlı akan zaman, ilgimi çeken şeylere gömüldüğümü gösteriyor. Yavaş akan zaman ise, sıkıldığımı ya da gerildiğimi. Bunlar bana bilgi veriyor. Bu bilgiyi kullanarak, işleri o hıza göre planlamaya çalışıyorum: İlgimi çeken işlere bir zamanlayıcı koyuyorum ki gömülmeyeyim, sıkıcı işleri ise parçalara bölüyorum ki yavaş zaman beni ezmesin.
Zamanı nazikçe kullanmak
Zamanla barışmanın bir parçası da zamana nasıl davrandığımla ilgili. Bir süre boyunca zamanın her dakikasını "verimli" kullanmaya çalıştım. Bu, bende yalnızca daha çok suçluluk ve daha az dinlenme getirdi.
Şimdi zamanın bir kısmını bilerek boş bırakıyorum. Dinlenmek de bir zaman kullanımı; hatta çoğu zaman gereken. "Bugün yeterince" cümlesini söylemeyi öğreniyorum. Her günün sonunda yapılmamış şeylerin listesine değil, yapılmış küçük şeylere bakıyorum.
Gün sonunda kendime üç kısa soru soruyorum. Bu, bir değerlendirme değil, zamanla yapılan küçük bir sohbet:
- Bugün zaman nerede hızlı aktı?
- Nerede yavaş aktı?
- Yarın bunu hesaba katarak neyi biraz değiştirebilirim?
Cevapları yazmak zorunda değilim; bazen sadece düşünüyorum. Ama bu sorular, günü "yine yetmedi" hissiyle kapatmaktan çok farklı bir yerden kapatmamı sağlıyor. Zamana karşı değil, zamanla birlikte düşünmüş oluyorum.
Bir de zamanın bana ait bir kısmı var: kendi ritmim. Sabah mı akşam mı daha rahat çalıştığım, hangi saatte yorulduğum, hangi saatte toparlandığım. Bu ritmi dinlemek, zamanla barışmanın belki de en güzel yanı. Takvim dışarıdan gelen bir saat; ritmim içeriden gelen. İkisini birbirine yaklaştırmaya çalışıyorum ama birini ötekine kurban etmiyorum.
Barışın sınırları
Zamanla barıştığımı söylesem de her gün kolay değil. Hâlâ geç kaldığım, hâlâ yanlış tahmin ettiğim günler var. Bazı sabahlar hâlâ kendime eski sesle kızıyorum. Barışmak, o ses hiç gelmeyecek demek değil; geldiğinde ona bir an durup "tamam, seni duydum" diyebilmek.
Bazı durumlar da kendi başıma çözmem gerekenler değil. Zaman algısındaki zorlanma işini, ilişkilerini ya da ruh sağlığını belirgin biçimde etkiliyorsa, bunu bir psikiyatrist ya da psikologla konuşmak çok yerinde bir adım olur. Yardım istemek, barışmanın bir parçası.
Kendime not
Zaman bir düşman değil; sadece benim hissetme biçimimden farklı işleyen bir şey. Onu yenmem gerekmiyor, onunla çalışmam yeterli. Kendime kızmadan baktığımda, zamanın bana pek çok şey anlattığını görüyorum: neye ilgi duyduğumu, neyden sıkıldığımı, ne zaman yorulduğumu.
Bugün bir şeyi geç yaptıysan, bu akşam bir cümleyi değiştirmeyi dene. "Zaman kaybettim" yerine "bu bana beklediğimden uzun sürdü" de. Küçük bir değişiklik, ama çoğu barış böyle başlıyor.