Kahvemi masaya koyduğumda saat dokuzu biraz geçiyordu. Bir e-posta yazacaktım, yalnızca bir tane. Başımı kaldırdığımda kahve soğumuş, pencereden giren ışığın açısı değişmiş, saat on biri geçmişti. E-posta hâlâ taslaktaydı ve ben o iki saatin nereye gittiğini gerçekten bilmiyordum.
Bunun bir adı olduğunu öğrendiğimde tuhaf bir rahatlama hissettim: zaman körlüğü. DEHB'li pek çok yetişkinin tanıdığı o his; zamanın akışını içeriden duyamamak, beş dakikayla bir saati ayırt edememek, "daha vaktim var" ile "çoktan geç kaldım" arasında hiçbir ara durak olmaması. Bu yazıda zaman körlüğünü kendi deneyimimle anlatmaya, gündelik hayatta nasıl göründüğünü ve onunla nasıl yaşamaya çalıştığımı paylaşmaya niyetliyim.
Kısaca: Zaman körlüğü, DEHB'li birçok kişinin zamanın geçişini hissetmekte ve süreleri tahmin etmekte zorlanmasını anlatan gündelik bir ifadedir. Bir karakter kusuru değildir. Zamanı dışarıdan görünür kılan araçlar, tampon süreler ve yargısız bir bakış onunla yaşamayı belirgin biçimde kolaylaştırır.
Zaman körlüğü nedir?
Zaman körlüğü bir tanı adı değil; DEHB topluluklarında yaygınlaşmış, bir deneyimi tarif eden bir ifade. Anlattığı şey basit ama yaşaması yorucu. Zaman, çoğu insanın arka planda sessizce takip ettiği bir akış gibi. Benim içinse çoğu zaman ya hiç yok ya da birdenbire her yerde.
Bunu en iyi şöyle anlatabiliyorum: Bazı insanların içinde küçük bir saat tıkırdıyor. Bir işe dalsalar bile o saat arada bir "yarım saat oldu" diye fısıldıyor. Benim içimdeki saat ya susuyor ya da ancak bir alarm çaldığında, kapı çalındığında, biri "neredesin?" diye mesaj attığında konuşmaya başlıyor.
Zaman körlüğü bende birkaç farklı biçimde kendini gösteriyor:
- Süreyi hissedememek: On dakika mı geçti, kırk dakika mı, emin olamamak.
- Süreyi tahmin edememek: "Şunu hemen hallederim" dediğim işin yarım günümü alması.
- Geleceği uzak hissetmek: Gelecek haftaki bir teslim tarihinin, gelecek hafta gelene kadar gerçek gibi gelmemesi.
- Geçişleri hesaba katmamak: Hazırlanmanın, yola çıkmanın, toparlanmanın da zaman aldığını unutmak.
- Dalınca kaybolmak: İlgimi çeken bir şeye gömüldüğümde saatlerin buharlaşması.
Bunların hepsi aynı anda olmayabiliyor. Bazı günler yalnızca biri belirgin oluyor, bazı günler hepsi bir arada. Ama ortak noktaları hep aynı: Zaman, ben ona bakmadıkça benim için pek var olmuyor.
DEHB'de zaman algısı neden farklı işliyor?
Burada dikkatli olmak istiyorum, çünkü uzman değilim. DEHB'nin nörogelişimsel bir durum olduğu ve dikkat, planlama, dürtü kontrolü gibi yürütücü işlevlerle ilişkili olduğu genel olarak kabul ediliyor. Zamanı takip etmek de aslında bu işlevlerin birlikte çalışmasını gerektiriyor: ne zaman başladığını aklında tutmak, arada saate bakmayı hatırlamak, geleceği şimdiye bağlamak.
Benim kendi gözlemim şu: Zaman algım ilgimle çok yakından bağlantılı. Sıkıldığım bir işte beş dakika uzar da uzar; sevdiğim bir şeyde üç saat göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Herkes bunu biraz yaşar elbette. Ama bende bu fark o kadar büyük ki, saate bakmadan verdiğim zaman kararları çoğu zaman yanlış çıkıyor.
Bir de "şimdi" ile "şimdi değil" meselesi var. Zihnimde zaman iki parçaya ayrılıyor gibi: şu an olanlar ve geri kalan her şey. Yarın, gelecek hafta, ay sonu... Hepsi aynı bulanık "sonra" kutusuna giriyor. Bu yüzden uzak bir son tarih, yaklaşana kadar bende neredeyse hiçbir duygu uyandırmıyor. Sonra bir sabah kapıda bitiveriyor.
Senin deneyimin benimkinden farklı olabilir. DEHB herkeste aynı görünmüyor. Tanı ya da tedaviyle ilgili soruların varsa bunları bir psikiyatrist veya psikologla konuşmak en sağlıklısı; benim anlattıklarım yalnızca bir yaşam deneyimi.
Gündelik hayatta zaman körlüğü nasıl görünür?
Zaman körlüğünü uzun süre dağınıklık ya da özensizlik sandım. Oysa hayatımın bir sürü küçük sahnesinde aynı örüntü vardı.
Sabahları hazır olduğumu sandığım anda aslında daha ayakkabılarımı aramaya bile başlamamış oluyordum. Bir buluşmaya "on dakikada çıkıyorum" diye yazıp on dakika sonra hâlâ duşta olabiliyordum. Bir işe "yarım saatlik" diye başlayıp öğleden sonranın ortasında hâlâ onunla uğraşıyordum.
Bir de tersi var: Bir randevum olduğunda bütün günü onun gölgesinde geçirmek. Saat dörtteki bir görüşme yüzünden sabahtan hiçbir şeye başlayamamak, çünkü zamanı kaçırmaktan o kadar korkuyorum ki zihnim bir tür bekleme moduna geçiyor. Gün, boş bir bekleme salonuna dönüşüyor.
Ekranın karşısında da benzer şey oluyor. "Beş dakika bakıp kapatacağım" dediğim telefonun başında bir saat geçiyor. Bir videodan ötekine, bir haberden ötekine geçerken hiçbir an "dur, şimdi zaman geçiyor" sinyali gelmiyor.
İlişkilerde de izleri var. Bir arkadaşın mesajına "akşam dönerim" deyip üç gün sonra hatırlamak. Doğum günlerini, ödeme günlerini, verdiğim küçük sözleri ancak geçtikten sonra fark etmek. Bunlar dışarıdan ilgisizlik gibi görünebiliyor; içeriden ise sadece zamanın sessizce akıp gitmesi gibi hissediliyor.
Bunların ortak noktası şu: Sorun niyette değil, zamanın kendisini algılamakta. Geç kalmak istemiyorum, işleri yetiştirmek istiyorum, insanlara değer veriyorum. Sadece zamanın nasıl aktığını göremiyorum. Bu ayrımı yapabilmek benim için çok şeyi değiştirdi. "Neden bu kadar umursamazsın?" sorusunun yerine "Zamanı nasıl daha görünür yapabilirim?" sorusunu koyabildim.
Zaman körlüğüyle yaşamak: bende işe yarayanlar
Zaman körlüğü için tek bir çözüm bulamadım, kimsenin bulabileceğini de sanmıyorum. Ama zamanla bir araya getirdiğim küçük araçlar var. Hepsinin ortak noktası, zamanı kafamın içinden çıkarıp dışarıya, gözümün önüne koymaları.
Zamanı görünür kılmak
En çok işe yarayan şey zamanı görmek. Dijital saat bana sadece bir sayı söylüyor; analog saat ise ne kadar yol kaldığını gösteriyor. Masamda, kalan süreyi renkli bir dilimle gösteren bir zamanlayıcı duruyor. Dilimin küçüldüğünü görmek, "yirmi dakikam kaldı" bilgisini rakamdan çok daha güçlü biçimde bana ulaştırıyor.
Tahmini büyütmek
Bir işin süresini tahmin ettiğimde o sayıyı neredeyse her zaman büyütüyorum. Bunu katı bir kural gibi değil, bir hatırlatma gibi kullanıyorum: İlk tahminim çoğu zaman en iyimser senaryo. Gerçek hayatta araya bir telefon, bir mesaj, kaybolan bir anahtar giriyor.
Geçişleri ayrı birer iş saymak
Hazırlanmak, toparlanmak, yola çıkmak, bir işten diğerine geçmek... Bunları artık takvimime ayrı satırlar olarak yazıyorum. Görünmeyen bu zamanı görünür yapınca günüm daha az sürprizle doluyor.
Az ama anlamlı hatırlatıcılar kurmak
Telefonuma onlarca alarm kurduğum bir dönem oldu; sonunda hepsini görmezden gelmeye başladım. Şimdi daha az ama daha net hatırlatıcılar kullanıyorum. "Görüşme" yerine "On beş dakika sonra çıkıyorsun, ayakkabılarını giy" gibi. Ne yapmam gerektiğini söyleyen bir hatırlatıcı, yalnızca saati söyleyenden çok daha işe yarıyor.
Kısa döngülerle düşünmek
Uzun vadeli planlar bende genellikle kâğıt üzerinde kalıyor. Haftada bir kısa bir gözden geçirme yapmak ve her gün yalnızca birkaç önemli işi seçmek, zamanı daha elle tutulur kılıyor. Gelecek uzak geldiğinde onu küçük parçalarla bugüne yaklaştırmak işe yarıyor.
Zamanı yüksek sesle söylemek
Kulağa tuhaf gelebilir ama bazen saati kendime sesli söylüyorum. "Saat on bir buçuk, öğlene yarım saat var." Bu küçük cümle, zihnimde dolanıp duran bulanık "sonra" duygusunu somut bir ana bağlıyor. Evde biriyle birlikteyken de işe yarıyor: "Saat beşte çıkmam lazım, dörtte bana bir hatırlatır mısın?" demek, zamanı tek başıma taşımak zorunda olmadığımı hatırlatıyor.
Gözlemlemek, yargılamamak
Bir dönem zamanımın nereye gittiğini merak edip birkaç gün boyunca kabaca not aldım. Amacım kendimi denetlemek değil, merak etmekti. Hangi işlerin tahminimden uzun sürdüğünü, günün hangi saatlerinde zamanın daha hızlı aktığını görmek, sonraki planlarımı daha gerçekçi yapmama yardım etti. Not alırken kendime tek bir kural koydum: Rakamlara bakıp kendime kızmak yok, sadece öğrenmek var.
Zaman körlüğüyle plan yapmak neden zor?
Zaman körlüğüyle plan yapmak, haritası olmayan bir şehirde yol tarif etmeye benziyor. Plan, zamanın nasıl akacağına dair bir tahmin aslında. Tahmin edemediğim bir şeyi planlamak da doğal olarak zorlaşıyor.
Benim sık düştüğüm iki tuzak var. Birincisi aşırı iyimser plan: Bir güne on iki iş sığdırmak, akşam olduğunda ancak üçünü bitirmiş olmak ve kendime kızmak. İkincisi aşırı planlama: renkli kalemler, şablonlar, uygulamalar... Plan yapmak o kadar keyifli geliyor ki planın kendisi bir iş olup çıkıyor ve uygulamaya geçmek hep bir sonraki güne kalıyor.
Bu ikisinin arasında bir yer bulmaya çalışıyorum: esnek, eğilebilen, bozulduğunda yeniden kurulabilen planlar. Planın bozulmasını bir hüküm olarak değil, bir bilgi olarak görmeye çalışıyorum. "Bugün bu iş tahmin ettiğimden uzun sürdü, demek ki bu tür işlere daha çok yer açmalıyım" demek, "yine beceremedim" demekten çok daha işe yarıyor.
Planı bir sözleşme değil, bir pusula gibi görmek bana iyi geliyor. Yönü gösteriyor ama yolun her kıvrımını önceden bilmek zorunda değilim.
Utanç, merak ve destek almak
Bu yazının belki de en önemli kısmı burası. Zaman körlüğünün en ağır tarafı bende geç kalmak ya da işleri yetiştirememek değildi; arkasından gelen utançtı.
"Yine mi geç kaldın?" sorusunu o kadar çok duydum ki sonunda onu kendi kendime sormaya başladım. Her geç kalış, her kaçan son tarih karakterim hakkında verilmiş bir hüküm gibi geliyordu. Oysa bunlar, zamanı farklı işleyen bir zihnin gündelik sonuçlarıydı.
Utanç zaman körlüğünü daha da ağırlaştırıyor. Geç kalacağımı fark ettiğimde utançtan mesaj atamıyorum, mesaj atmadıkça durum daha da kötüleşiyor. Bir işi yetiştiremeyeceğimi anladığımda o işe bakmaktan kaçınıyorum, kaçındıkça iş büyüyor.
Kendime daha yumuşak davranmayı öğrenmek bu döngüyü kırmanın ilk adımı oldu. Bu, sorumluluk almamak demek değil. Geç kaldığımda özür diliyorum, işleri yetiştirmek için uğraşıyorum. Ama bunu kendimi aşağılamadan yapmaya çalışıyorum. "Ben böyle biriyim" yerine "Bu sefer zamanı göremedim; bir dahakine neyi farklı yapabilirim?" diye soruyorum.
Ne zaman destek almak gerekir?
Zaman körlüğü hayatını ciddi biçimde zorlaştırıyorsa, işini, ilişkilerini ya da kendine bakışını etkiliyorsa bunu yalnız taşımak zorunda değilsin. Yetişkinlerde DEHB tanısını psikiyatrist koyar; bir değerlendirme, yaşadıklarını anlamlandırmana ve sana uygun destek yollarını görmene yardımcı olabilir. Psikologlar da zamanla ilgili gündelik stratejiler geliştirmekte yol arkadaşı olabilir.
Çevrenle konuşmak da işe yarayabilir. Yakınlarına zaman körlüğünü anlatmak, "beni umursamıyor" yerine "zamanı farklı yaşıyor" diye düşünmelerine yardımcı olabilir. Bu bir bahane değil, bir açıklama. Açıklamanın ardından birlikte çözüm aramak da çok daha kolay oluyor.
Son söz
O soğumuş kahveyi bugün de arada bir yaşıyorum. Zaman körlüğü hayatımdan tamamen çıkmadı, çıkacağını da sanmıyorum. Ama artık o iki saatin kaybolmasına eskisi kadar şaşırmıyorum. Masama bir zamanlayıcı koyuyorum, duvardaki saate bakıyorum, kendime fazladan zaman tanıyorum.
Eğer sen de zamanın içinden sessizce akıp gittiğini hissediyorsan, bunun bir kişilik kusuru olmadığını bil. Zamanı içeriden duyamıyorsan onu dışarıya, gözünün önüne koyabilirsin. Küçük bir saat, bir alarm, takvimde tek bir satır... Hepsi seni ve zamanı birbirine biraz daha yaklaştıran adımlar.