Yarım kalmış kitaplarım bir yığın oluşturuyor: bazıları rafta, bazıları telefonda, bazıları tarayıcıda açık bir sekmede. Hepsinin başlangıcı güzel. İlk on sayfada çok heyecanlıyım, ikinci bölümde hâlâ iyiyim. Sonra bir yerde bir şey oluyor ve ben bir başkasının kitabına geçmiş oluyorum.
Uzun metinleri bitirmek, benim için başlamaktan çok daha zor. Bu yazıda bunun neden böyle olduğunu, yarım bırakılan metinlere nasıl baktığımı ve bitirmeyi kolaylaştıran küçük yöntemleri anlatıyorum. Uzman değilim; DEHB ile yaşayan bir yetişkinim ve bunlar kendi gözlemlerim.
Kısaca: Uzun metinleri bitirmek, dikkatin ilk heyecandan sonra hızla düşmesi ve ilerlemenin görünmez olması yüzünden zorlaşabiliyor. Bitirmenin tanımını küçültmek, metni parçalara ve işaretlere bölmek, her şeyi okumak zorunda olmadığımı kabul etmek ve gerektiğinde bırakmaya izin vermek benim için işe yarayan şeyler oldu.
Uzun metinleri bitirmek neden başlamaktan zor?
Başlangıçta metin yeni, her şey keşif. Dikkatimi çeken şey de bu: yenilik. Birkaç bölüm sonra aynı kitap tanıdık hâle geliyor ve heyecanın yerini “Bitmesine ne kadar var?” sorusu alıyor. Sayfaların kalın bir yığın hâlinde önümde durduğunu görmek, bende hemen bir yorgunluk hissi yaratıyor.
Bir de ilerlemenin görünmemesi var. İki saat okuduktan sonra bile kitabın yarısına gelmediysem, çabamın karşılığını net göremiyorum. Dikkatim ödül arıyor ve metin ödülünü çok uzaktan veriyor. Sonuçta başka bir şey çekici görünmeye başlıyor: yeni bir kitap, yeni bir makale, yeni bir konu.
En zor yer çoğu zaman metnin ortası. Başlangıcın tazeliği geçmiş, bitişin kokusu henüz gelmemiş. Ne yeni ne bitmek üzere; sadece “devam eden” bir bölge. Yarım bıraktığım kitapların çoğunu tam bu bölgede bıraktığımı fark ettim. Ortada sıkışmak, bende genellikle bir ilgisizlik değil, ödülün görünmez olması durumu.
Bu, “sabırsızsın” anlamına gelmiyor; dikkatimin hangi koşullarda çalıştığını gösteriyor. Bunu fark etmek, yarım kalan her kitabı kişisel bir başarısızlık gibi okumaktan beni biraz kurtardı.
Bitirmenin tanımını küçültmek
“Kitabı bitireceğim” cümlesi benim için fazla büyük. O yüzden tanımı küçültüyorum. Bazen şu cümlelerden birini seçiyorum:
- “Bu bölümü bitireceğim.”
- “On beş dakika okuyacağım.”
- “Sadece giriş ve sonuç bölümüne bakacağım.”
- “Bu raporun özetini ve bana ait kısmı okuyacağım.”
Küçük tanımlar, bitirmeyi mümkün kılıyor. Her küçük bitiriş bana bir adım atmış olma hissini veriyor. Üstelik bazen o küçük tanımın ardından devam ediyorum; çoğu zaman başlamak zor olan kısımdı. Ama durmaya da izin veriyorum, çünkü durma hakkı olan bir okuyucu bir sonraki gün yeniden okumaya daha istekli oluyor.
Bitirdiğimi fark etmek
Bir şeyi bitirince geçip gitmek, dikkatimin ödül mekanizması için kayıp bir fırsat. O yüzden küçük bir ritüelim var: bitirdiğim kitabın, makalenin ya da raporun adını bir deftere yazıyorum. Yanına tek cümlelik bir not da ekliyorum: “Bana şunu verdi.” Bu liste uzadıkça, “Hiçbir şeyi bitirmiyorum” cümlesi bir süre sonra gerçekle örtüşmemeye başlıyor.
Metni parçalara ve işaretlere bölmek
Uzun bir metni önümdeki tek bir blok olarak görmek beni yoruyor. Onu parçalamak için küçük yapılar kuruyorum:
- İçindekilere bakıp bölümleri saymak. Kaç bölüm olduğunu görmek, belirsiz bir sayfa yığınını somut bir listeye çeviriyor.
- Bölüm bölüm işaretlemek. Okuduğum her bölümün başına bir çizgi çekiyorum ya da bir kâğıda tik atıyorum. Görünür ilerleme, dikkatim için bir ödül gibi çalışıyor.
- Bırakırken bir sonraki adımı yazmak. Okumayı bıraktığım yerin kenarına “Burada şu konuya geçiliyor” diye bir cümle yazıyorum. Geri döndüğümde bağlamı toplamak çok daha kolay.
- Her bölümden sonra tek cümlelik not. O bölümde ne vardı? Bir cümle. Bu, hem dikkatimi toplamamı hem de sonradan bir özet bulmamı sağlıyor.
- Bir seferde tek metin. Yanında beş kitap yürütmek bana yaramıyor; birini seçip diğerlerini “sonra” rafına koyuyorum.
Metne başlamadan önce, gerçekten tek bir oturuşta bitirmem gerekip gerekmediğine de bakıyorum. Çoğu zaman gerekmiyor. Bir kitabı üç haftada, bir raporu iki günde, bir makaleyi üç yarım saatte okumak tamamen kabul edilebilir. Kendime koyduğum görünmez teslim tarihleri, bana yalnızca ek baskı yüklüyor. Gerçek bir teslim tarihi varsa onu yazıyorum; yoksa kendime bir “yaklaşık hafta” veriyorum.
Hepsini okumak zorunda mıyım?
Uzun süre her metni baştan sona, sırasıyla okumam gerektiğini düşündüm. Bu bir kural değil, bir alışkanlıktı. Her metnin bana ihtiyacı olan kısmı farklı. Bir rapor için belki yalnızca iki bölüm yeterli. Bir kitap için ilk yüz sayfa beni besliyor, kalan kısmı artık bana bir şey vermiyor olabilir. O zaman bırakmak da bir seçim.
Burada kendime sorduğum soru şu: “Bu metinden ne istiyorum?” Cevap “Bir şey öğrenmek” ise, öğrendiğimde bırakabilirim. Cevap “Zevk almak” ise, zevk almıyorsam bırakabilirim. Cevap “Bitirmek zorundayım” ise, o zaman seçici okumak, özetine bakmak ya da yalnızca ilgili bölümlere gitmek geçerli yollar. Önemli olan, bırakırken “Bitiremedim” yerine “Bunu bıraktım, çünkü artık ihtiyacım yok” diyebilmek.
Uzun metni farklı yollardan almak
Bazen sorun metin değil, metne giriş biçimim oluyor. Bunun için kapıyı değiştiriyorum:
- Sesli kitabı metinle birlikte takip etmek. Hem kulağım hem gözüm aynı yerde. Bende kayma azalıyor.
- Yürürken dinlemek. Hareket ve ses birlikte olunca, sıkıcı bölümler bile daha kolay akıyor.
- Sesli okumak. Zor bölümleri kendi sesimle okumak, anlamı yakalamamı kolaylaştırıyor.
- Kısa özet çıkarmak. Uzun bir makaleyi okuduktan sonra bir paragraflık bir özet yazmak, hem bitiş hissi veriyor hem de konuyu aklımda sabitliyor.
Bunların hiçbiri herkeste işe yaramıyor; benim için de her gün yaramıyor. Ama farklı kapılar denemek, “Bu metin bana göre değil” sonucuna varmadan önce bir şans veriyor.
Yanımda biri varken
Uzun bir metni bitirmek, yalnız başımayken benim için daha zor. Odada kimse yokken yanımdaki sandalye boş, telefon çok yakın ve “Sonra okurum” demek çok kolay. Başka biri de aynı anda sessizce çalışırken ya da okurken ise sayfada kalmak çok daha doğal hâle geliyor. Zor metinler için bazen başkalarının sessizce çalıştığı bir oturuma, MASA'ya girerek okuyorum; bu bana yalnızca “bir şeyin başında birlikte olma” hissini veriyor.
Yakınında biri yoksa, aynı saatte okuyan bir arkadaşa “Şimdi yirmi dakika okuyorum” diye mesaj atmak bile benzer bir etki yapabilir.
Yarım kalan yığın ve nazik bir bakış
Yarım kalmış kitap yığınına baktığımda eskiden utanıyordum. Şimdi onları, o dönemin merakının izleri olarak görmeye çalışıyorum. Bir kısmına yeniden döneceğim, bir kısmı bana yeterince şey vermiş olacak. Yığının tamamını bitirmek zorunda değilim.
Bir dahaki sefere bir uzun metnin ortasında kaybolduğunu hissedersen, kendine kızmadan bir bölümün başına bir çizgi çek ve bir cümle yaz. Yarım kalan şey, çoğu zaman çok da uzakta olmayan bir yerde bekliyor.