Odağımı kaybettiğimi fark etmek: kaymanın ilk işaretleri

Odağımı kaybettiğimi fark etmek bazen kaybetmekten daha zor. Dikkatim kayarken bana verdiği işaretleri ve fark edince kendime söylediklerimi paylaşıyorum.

· · 5 dk okuma

Dikkatim kaydığında bana haber vermiyor. Ne bir uyarı, ne bir ses, ne bir ışık. Bir an cümlenin ortasındayım, bir an sonra aynı cümlenin yanında oturup aklımdan başka bir şey geçiriyorum. Kaymanın kendisini değil, ancak sonucunu görüyorum: yarım kalmış bir paragraf, açık duran bir sekme, kalkıp yapmaya gittiğim ve yarım bıraktığım bir iş.

Odağımı kaybettiğimi fark etmek, bu yüzden bazen kaybetmekten daha zor. Bu yazıda kaymanın bende bıraktığı ipuçlarını, onları erken yakalamak için denediğim küçük yolları ve fark ettiğim an kendime ne söylediğimi anlatıyorum. Uzman değilim; DEHB ile yaşayan bir yetişkinim ve bunlar kendi gözlemlerim.

Kısaca: Odağımı kaybettiğimi fark etmek, kendi başına bir dikkat işi ve DEHB'de zor olabiliyor. Kendi kayma işaretlerini tanımak, dışarıdan küçük hatırlatıcılar kurmak ve fark edince suçlama yerine kısa, nazik bir cümleyle işe dönmek, geri dönüşü hızlandırıyor.

Odağımı kaybettiğimi fark etmek neden bu kadar zor?

Dikkatin kaydığını görmek için dikkatin bir köşesinin hâlâ nöbette olması gerekiyor. Kayma anında ise bu nöbetçi de genellikle işten ayrılmış oluyor. Yani dikkat kaybolurken onu izleyen kısım da kayboluyor. Bu yüzden “Neden fark etmiyorum?” sorusu bana artık haksız geliyor. Çünkü fark etmek ek bir dikkat işi.

Bir de kaymanın kendisinin çoğu zaman hoş olması var. Dalıp gitmek rahatlatıcı, hatta eğlenceli olabiliyor. Düşünceler akıyor, hayaller kuruluyor, bir yerden bir yere zıplanıyor. O sırada işten uzaklaştığımı söyleyen sesin gelmesi için çok sevimsiz bir şeyin olması gerekiyor. Bu yüzden bazen beni geri getiren şey kaymanın kendisinden daha rahatsız edici bir şey oluyor: bir bildirim sesi, saatin ilerlediğini fark etmek, bir kişinin adımı söylemesi.

Kayma işaretlerim

Zamanla kendi işaretlerimi öğrenmeye başladım. Bunlar herkes için aynı olmayabilir; ben şunları fark ediyorum:

  • Bedende. Gözlerim bir noktada sabitlenmiş ama o noktayı görmüyorum. Omuzlarım ya da çenem gevşiyor. Ellerim durmuş ya da tam tersine, huzursuzlaşmış.
  • Zihinde. Aynı cümleyi üçüncü kez okuyorum. Ya da kafamda bir konuşma prova ediyorum ve ne için ettiğimi bilmiyorum.
  • Davranışta. Elim telefona gidiyor, yeni bir sekme açıyorum, birdenbire su içmek ya da bir şey yemek istiyorum.
  • İç sesimde. “Şunu da bir bakayım” ya da “Bunu daha sonra yaparım” gibi hafif bir kaçış tonu. Bu ton benim için bir alarm.
  • Zaman hissinde. “Daha yeni oturmuştum” diyorum ve saat bir saat ilerlemiş.

Bunları bir liste olarak ezberlemiyorum; hangileri benim işaretimse onları yavaş yavaş öğreniyorum. Bende en güvenilir olanı elimin telefona gitmesi. Elim hareket ettiğinde, onu yapmadan bir saniye durup “Ne için?” diye sorabiliyorum.

İşaretlerim sabit de değil. Bir dönem en güvenilir işaretim gözlerimin yanması oluyor, başka bir dönem iç sesimin tonu. Bu yüzden listeye “bitti” demiyorum; arada bir güncelliyorum. Yeni bir işaret fark ettiğimde onu kendime küçük bir keşif gibi sunuyorum, bir eksiklik gibi değil.

Erken fark etmeyi kolaylaştıran küçük şeyler

Kendi dikkatimin nöbetçisini tek başına güçlendirmeye çalışmak yerine, ona dışarıdan yardım ediyorum:

  1. Üç günlük gözlem. Üç gün boyunca, dikkatimi kaybettiğimi fark ettiğim her anda kâğıda saatini ve neyin yol açtığını yazıyorum. Puan yok, tablo yok, sadece kısa notlar. Üç gün sonunda tekrar eden örüntüler görünüyor.
  2. Yumuşak bir alarm. Yirmi ya da otuz dakikada bir hafif bir ses. Amaç beni durdurmak değil, “Şu an neyin üzerindeyim?” diye bir bakış atmamı sağlamak.
  3. Kâğıtta çubuk. Fark ettiğim her kayma için bir çizgi çekiyorum. Çizgileri “hata” değil, “fark etme” olarak sayıyorum. Çok çizgi, çok fark etmiş olmak demek.
  4. Yanımdaki biri. Başka biri aynı odada çalışırken, onun varlığı bile beni daha çabuk fark etmeye götürüyor.

Bu yöntemlerin hiçbiri kesin değil. Alarmı duymayacak kadar dalıyorum bazen, kâğıda çizgi atmayı unutuyorum bazen. Önemli olan hepsini yapmak değil; birini seçip bir hafta boyunca denemek ve sonuca bakmak. Hangisi beni daha erken uyandırıyorsa onu tutuyorum, kalanlar rafa kalkıyor.

Fark ettiğim an ne yapıyorum?

Fark etmek ile geri dönmek arasında küçük bir köprü var ve o köprüde kendime kızmak çok kolay. Bunun yerine şunları denemeye çalışıyorum:

Önce kaymayı adlandırıyorum: “Kaymışım.” Tek kelime, tonu sakin. Sonra bırakıyorum; neden kaydığımı, ne kadar süredir kaydığımı çözmeye çalışmıyorum. Üçüncü olarak, işe en küçük bir adımla dönüyorum: bir sonraki cümle, bir sonraki satır, bir sonraki küçük işlem. Bütün işi baştan yüklenmiyorum.

Bu küçük sıra, eskiden yaptığım “Yine yaptım, neden hep böyleyim, şimdi tamamen kayıp oldu” zincirinden çok farklı. Geri dönüş süremi gerçekten kısaltıyor, çünkü suçluluk için ayrılan zamanı çıkarmış oluyorum.

Fark etmek yakalanmak değil

Fark ettiğim an bende eskiden “Yakalandım” hissi doğuruyordu. Sanki bir sınavda kopya çekerken görülmüş gibi. Bu his, geri dönmeyi güçleştiriyordu; çünkü insan yakalandığı yerden hızla uzaklaşmak istiyor. Şimdi o anı başka bir yerden okumaya çalışıyorum: Fark etmek, bir kapının açılması demek. Kaymışım ama kapıyı bulmuşum.

Küçük bir örnek vereyim. Bir belgeyi düzeltirken bir noktada kendimi başka bir yazıyı okurken buluyorum. Eskiden “Hay Allah, yine” diyerek başlardım. Şimdi “Kaymışım” diyorum, ikinci sekmeyi kapatıyorum ve düzelttiğim son satıra dönüyorum. Bütün süreç yarım dakika sürüyor; geri kalan zaman işe gidiyor.

Her kayma kötü değil

Dürüst olmak gerekirse, bazı kaymalar bana iyi gelmiş. Bir problem üzerinde takılıyken dalıp gittiğimde, bazen çözüm kendiliğinden geliyor. Ya da başka bir işe dair parlak bir fikir yakalıyorum. Bu yüzden her kaymayı kesmeye çalışmıyorum. Fark ettiğimde sormam gereken soru şu: “Bu kayma beni bir yere götürüyor mu, yoksa sadece kaçıyor muyum?”

Götürüyorsa kısa bir süre izin veriyorum, fikri not alıyorum ve işe dönüyorum. Kaçıyorsam bunu yargılamadan söylüyorum ve yine dönüyorum. Seçimi fark eden bensem, işin yarısı yapılmış demektir.

Hep fark etmek zorunda değilim

Bütün bunlara rağmen bazı günler fark etmek çok zor. Yorgunum, uykusuzum ya da kafam çok doluyum. O günlerde kendimi sürekli izlemeye çalışmak daha da yorucu. Bu günlerde fark etme işini dışarıya devrediyorum: yanımda biri olsun, bir alarm olsun, ya da sadece planı küçültüp daha az şey yapmaya çalışayım.

Eğer fark edememe durumu hayatının birçok alanında seni ciddi şekilde zorluyorsa, bunu bir psikiyatriste ya da psikoloğa anlatmak anlamlı olabilir. Burada yazdıklarım günlük küçük düzenlemeler; tanı ya da tedavi önerisi değil.

Kendime not

Odağı kaybetmek bende bir ihtimal değil, bir sıklık meselesi. Önemli olan, kaybettiğimde geri dönüş yolunu bulmak ve bunu sevgiyle yapabilmek. Fark etmek de tıpkı bir kas gibi; zorlandığım günler var, kolay günler var.

Bir dahaki sefere kaydığını fark ettiğinde tek bir cümle söyle: “Kaymışım, buradayım.” Gerisini sonra düşünürsün.

Sık sorulanlar

Odağımı kaybettiğimi neden geç fark ediyorum?

Dikkat kayarken içimizdeki gözlemci de sessizleşebiliyor; fark etmek de dikkat gerektiriyor. DEHB'de bu daha sık yaşanabilir. Bu bir kusur değil; erken işaretleri tanımak ve dışarıdan küçük hatırlatıcılar kurmak yardımcı olabilir.

Dikkatimin kaydığını fark ettiğimde ne yapmalıyım?

Kendini suçlamadan kaymayı kısaca adlandırmak, ardından işe dair küçük bir adıma dönmek iyi bir başlangıç. Büyük bir yeniden başlama gerekmiyor; bir sonraki cümle ya da bir sonraki küçük adım yeterli olabilir.

Kayma hep kötü bir şey mi?

Hayır. Bazen kayma sırasında işe yarayan bir fikir ya da çözüm geliyor. Önemli olan, fark ettiğinde seçimin sende olması: o yola devam etmek ya da işe dönmek.

Bu yazı kişisel deneyime dayanır, tıbbi tavsiye değildir. Tanı ve tedavi için bir psikiyatriste ya da doktora danış.

Bunlar da ilgini çekebilir