Şu an neye odaklanıyorum? Dikkati geri çağıran küçük soru

Şu an neye odaklanıyorum sorusu, dikkatim kaydığında kendime sorduğum en yumuşak ve işe yarar soru. Nasıl sorduğumu ve cevaplarla ne yaptığımı anlatıyorum.

· · 5 dk okuma

Monitörümün kenarında sarı bir not kâğıdı duruyor ve üzerinde yalnızca bir soru yazıyor: “Şu an neye odaklanıyorum?” Başka hiçbir şey yok. Ne bir uyarı, ne bir emir, ne bir motivasyon cümlesi. Sadece soru.

Bu soruyu bulmam uzun sürdü, çünkü uzun süre kendime yanlış sorular sordum: “Neden yine dağıldım?”, “Neden bir şeyi bitiremiyorum?”, “Ne zaman toparlanacağım?” Bunların hepsi bir yargı taşıyordu. “Şu an neye odaklanıyorum?” ise sadece bir bakış. Bu yazıda bu sorunun neden bende işe yaradığını ve nasıl kullandığımı anlatıyorum. Söylediklerim bir hekimin değil, bu durumu içeriden yaşayan birinin gözlemleri.

Kısaca: “Şu an neye odaklanıyorum?” sorusu, dikkatim kaydığında kendimi suçlamadan şimdiye getiren yumuşak bir kontrol. Cevabı ne olursa olsun, iş ya da başka bir şey, seçimi yeniden bana veriyor. En çok işe yarayan kullanımı, geçişlerde ve işe başlarken, küçük bir hatırlatıcıyla sormak oldu.

Şu an neye odaklanıyorum? Soru neden bu kadar yumuşak çalışıyor?

Bu soru, “Neden” ile başlamıyor. Neden soruları geçmişe, nedenlere, suçlamalara döner; “ne” soruları ise şimdiye. “Şu an neye odaklanıyorum?” sorusu bana bir şeyi kanıtlamamı değil, sadece bakmamı istiyor. Cevap ne olursa olsun, doğru ya da yanlış değil.

Bir de bu soru dikkatin üzerinde bir ışık tutuyor gibi. Çoğu zaman dikkatimin nerede olduğunu bilmiyorum; kaymanın ortasında kaybolmuş olabiliyorum. Soru sorulduğunda, hem kaydığımı fark ediyorum hem de cevabı bulmak için biraz duruyorum. Bu duraklama, geri dönüşün ilk adımı.

Cevaplar ve ne yaptığım

Soruyu sorduğumda genelde üç tür cevap alıyorum:

  1. “İşin üzerindeyim.” O zaman hiçbir şey yapmıyorum, devam ediyorum. Soru sadece teyit olmuş oluyor.
  2. “Başka bir şeydeyim, bilerek.” Belki mutfaktan gelen bir iş ya da aklıma gelen önemli bir mesaj. Burada seçim yapıyorum: şimdi yapacak mıyım, yoksa bir kenara not edip dönecek miyim? Kâğıda tek kelime yazmak, çoğu zaman yeterli.
  3. “Başka bir şeydeyim ve nasıl geldiğimi bilmiyorum.” Bu en sık olanı. Önce kaymayı kabul ediyorum: “Kaymışım.” Sonra işe en küçük adımla dönüyorum.

Bir de dördüncü bir cevap var: “Hiçbir şey.” Boş bakmak, tavana dalmak, aklın akıp gitmesi. Bunu da yargılamıyorum. Bazen gerçekten dinlenmem gereken bir andır; bazen de bir sonraki adımı bilmiyor olmamdandır.

“Hiçbir şey” çıktığında

Cevap “hiçbir şey” olduğunda en zor kısım, sıradaki adımı bilmemek. Çünkü bilmediğim bir yere dönmek, yeni bir kaymaya açık kapı. O yüzden bir işi bırakırken bir sonraki adımı kâğıda yazmayı alışkanlık hâline getirmeye çalışıyorum. Mesela: “İlk paragrafın ikinci cümlesini bitir.” Soru sorulup cevap boş çıktığında, kâğıdım bana bir sonraki adımı veriyor.

Bu yüzden benim için soru yalnız başına yetmiyor. Soru ile birlikte bir “sıradaki adım” notu, ikisi birlikte çalışıyor. Soru beni şimdiye getiriyor, not beni oradan ileriye götürüyor.

Soruyu nereye ve ne zaman koyuyorum?

Her an sormak mümkün değil ve sormaya çalışırsam bu da bir yük olur. O yüzden soruyu belirli yerlere yerleştiriyorum:

  • İşe başlarken. Daha ilk dakikada “Şu an neye odaklanıyorum?” diye sormak, işe bilinçli girmemi sağlıyor.
  • Geçişlerde. Bir toplantıdan çıktıktan, bir telefon görüşmesini bitirdikten ya da bir ara verdikten hemen sonra. Geçişler, dikkatin en çok kaydığı yerler.
  • Telefona uzandığımda. Eli telefona götürürken durup soruyorum. Her seferinde telefonu bırakmıyorum, ama en azından bilerek açıyorum.
  • Kâğıt üzerinde. Monitörün kenarındaki not kâğıdı ya da masada duran bir kart. Gözüm ona takıldığında soru kendiliğinden beliriyor.
  • Zamanlayıcıyla. Bazen yirmi dakikada bir yumuşak bir alarm kuruyorum ve alarm çalınca sadece soruyu soruyorum.

Bunların hepsini aynı gün yapmıyorum. Bazı gün bir yerde, bazı gün başka bir yerde tutuyor.

Soruyu bazen bir başkası da sorabiliyor. Güvendiğim bir arkadaşa, “Yirmi dakika sonra bana ne yaptığımı sorar mısın?” diyebiliyorum. Karşıdaki sorunca cevabı yüksek sesle vermem gerekiyor ve bu, içimden sorduğumdan daha çok işe yarıyor. Sormak zorunda olan kişi de çoğu zaman rahat, çünkü bir yargısı yok; sadece merak ediyor. Bunu istemek başta biraz utanç verici gelmişti, şimdi küçük bir destek isteği olarak görüyorum.

Aynı soru, farklı işlerde

Soru her işte biraz farklı hissettiriyor. Birkaç örnek:

  • Ders ya da okuma sırasında. “Şu an neye odaklanıyorum?” “Üçüncü paragrafı okuyorum ama aklım dünkü konuşmada.” Bu cevap bana iki seçenek veriyor: konuşmayı bir cümleyle not edip dönmek ya da bir mola vermek.
  • Ev işlerinde. “Bulaşığın yarısındayım, elim telefona gidiyordu.” Soru, elimi durdurmak için yetiyor ve çoğu zaman bulaşığa dönüyorum.
  • Yazışırken. “Bir mesaja cevap yazıyordum, sonra bir haber sitesine geçmişim.” Soru bana kaçışın yolunu gösteriyor ve sekmeyi kapatmamı kolaylaştırıyor.

Hepsinde ortak olan, cevabı bilmemin bir yargı değil, bir harita olması.

Soruyu bir sınava dönüştürmemek

Bu sorunun en büyük tehlikesi, onu bir denetim aracına çevirmem. “Şu an neye odaklanıyorum?” sorusunu kendime sert bir tonla sorduğumda, cevabı zaten biliyorum: “Yine dağıldın.” Bu noktada soru yararını kaybediyor, çünkü artık sorgu oluyor.

Tonu ayarlamak için soruyu bazen farklı kelimelerle soruyorum: “Şimdi neredeyim?” ya da “Şu an ne oluyor?” Bazen sesli, bazen içimden, bazen bir not olarak. Önemli olan merakın tonu: bir dedektif gibi değil, bir arkadaşın “Nerelerdesin?” demesi gibi. Cevap ne olursa olsun, ardından gelen cümle “Tamam” olmalı.

Bir başka tuzak da cevapları kaydedip not vermek. “Bugün yirmi kere sordum, onbeşinde dağınıktım” gibi bir sayıma dönüşünce, soru gücünü kaybediyor. Ben cevapları saymıyorum; sadece anın içinde kullanıyorum. Gün sonunda hatırladığım tek şey “Bugün birkaç kere kendime sordum” ise, bu yeterli.

Soru işe yaramadığında

Her gün işe yaramıyor. Çok yorgun, aç ya da uykusuz olduğumda soruyu sorsam bile cevabın üzerinde işlem yapacak gücüm olmuyor. O günlerde soruyu bırakıp daha somut şeyler yapıyorum: bir şey yiyip su içmek, kalkıp yürümek, işi küçültmek. Yani soru bir ilk basamak; bütün merdiven değil.

Ayrıca bazı insanlar için bir soru yerine başka biri, bir alarm ya da bir hareket daha çok işe yarıyor. Kendi yolunu bulmak için küçük bir deneme yeterli. Eğer odak sorunların hayatının büyük bir kısmını zorluyorsa, bunu bir psikiyatriste anlatmak anlamlı olabilir.

Kendime not

Kendime sorduğum en iyi soru, cevabı beni suçlamayan soru oldu. “Şu an neye odaklanıyorum?” bana ne yapmam gerektiğini söylemiyor; sadece nerede olduğumu gösteriyor. Oradan nereye gideceğime ben karar veriyorum.

Bir dahaki sefere dikkatinin kaydığını hissedersen, tek bir şey dene: soruyu sor ve cevabı bekle. Gerisi, o küçük duraklamadan sonra gelir.

Sık sorulanlar

“Şu an neye odaklanıyorum?” sorusunu ne zaman sormalıyım?

Geçişlerde, bir işe başlarken, bir ara verdikten sonra ya da dikkatinin kaydığını düşündüğün her an sorabilirsin. Sık sormak zorunda değilsin; kendi ritmini bulmak için birkaç gün denemek yeterli.

Cevap “hiçbir şey” çıkarsa ne yapmalıyım?

Bu çok normal bir cevap. Suçlanacak bir şey değil; sadece işe dönmek için küçük bir adım seçme zamanı. Önceden belirlediğin tek bir “sıradaki adım” bu noktada çok işe yarıyor.

Bu soru herkeste işe yarar mı?

Hayır, herkeste aynı sonucu vermeyebilir. Bazı insanlar için soru yerine bir alarm, bir not ya da başka bir kişi daha etkili olabiliyor. Kendi üzerinde denemek en doğrusu.

Bu yazı kişisel deneyime dayanır, tıbbi tavsiye değildir. Tanı ve tedavi için bir psikiyatriste ya da doktora danış.

Bunlar da ilgini çekebilir