Biri bana bir şey anlatırken, ilk iki cümleden sonra bir şey oluyor. Yüzüm hâlâ ona dönük, başım yarım yamalak onaylıyor, ama zihnim bir sonraki cümlede değil. Bazen bir kelime beni bambaşka bir anıya götürüyor, bazen karşımdakinin küpesi, bazen arkadaki bir ses. Sonra bir bakıyorum, konu değişmiş.
Biri konuşurken dinleyememek, benim için hep utanç verici bir konu oldu. Çünkü dinlemek, sevdiğin insana verdiğin en basit şey gibi görünüyor. Bu yazıda bunun neden böyle olduğunu, dinlerken kendimi orada tutmak için neler denediğimi ve kaçırdığımda ne söylediğimi anlatıyorum. Uzman değilim; DEHB ile yaşayan bir yetişkinim.
Kısaca: Biri konuşurken dinleyememek çoğu zaman ilgisizlik ya da saygısızlık değil, dikkatin konuşmanın ortasında kayması. Kaymayı yargılamadan fark etmek, kaçırdığını sakince söylemek ve dinlemeyi küçük bir göreve çevirmek (son cümleyi özetlemek, kısa bir not almak) bende dinlemeyi kolaylaştırdı.
Biri konuşurken dinleyememek: aslında ne oluyor?
Benim deneyimimde iki şey birden oluyor. Birincisi, konuşmanın bir yerinde bir ayrıntı bana başka bir şeyi çağrıştırıyor ve düşünce oraya kayıyor. İkincisi, dinlerken zihnim boş kalamıyor; hem dinliyor hem yorum yapıyor hem de bir sonraki cümleyi tahmin etmeye çalışıyor. Bu çok yük. Bir noktada dinleyen kısım yoruluyor, yorum yapan kısım öne geçiyor.
Bunun dışarıdan nasıl göründüğünü de biliyorum: “Dinlemiyor.” Ama ben dinlemek istiyorum; sadece dikkatim istediğim yerde kalmıyor. Bir de bazen karşımdaki kişi konuşurken benim aklıma onunla ilgili çok güzel bir şey geliyor ve onu söylemek için sabırsızlanıyorum. Sabırsızlık dinlemeyi daha da zorlaştırıyor.
Kaçırdığımı fark ettiğimde ne söylüyorum?
Bir dönem dinlemediğimi saklamaya çalıştım. Başımı sallıyor, “hı hı” diyor, anlıyormuş gibi davranıyordum. Sonra karşımdaki “Ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda boşlukta kalıyordum. Bu hem utanç verici hem de güven kıran bir şeydi.
Şimdi çok daha sade bir yol seçtim: dürüst olmak. “Bir yerden kaçırdım, son söylediğini bir daha söyler misin?” ya da “Pardon, bir an dalmışım, şu kısımdan tekrar anlatır mısın?” Böyle söylemek bana korkutucu geliyordu. Oysa çoğu insan bunu şaşırtıcı biçimde rahat karşılıyor. Çünkü çabayı görüyor. Anlamış gibi yapıp yanlış cevap vermekten çok daha iyi.
Burada önemli olan, bu cümleyi bir özür seli olarak değil, bir bilgi olarak söylemek. Kendime kızarak söylersem karşımdaki de gerginleşiyor; sakin söylersem konu oradan devam ediyor.
Dinlerken beni orada tutan küçük şeyler
Bunlar bende işe yarayanlar; hiçbiri her konuşmada tutmuyor:
- Son cümleyi kendi kelimelerimle tekrarlamak. “Yani yeni işte ilk haftanın zor geçtiğini söylüyorsun.” Bu hem beni konuşmaya bağlıyor hem de yanlış anladıysam hemen düzeltiliyor.
- Küçük bir not almak. Yakın biriyle konuşurken bile bazen “Bir şey yazsam rahatsız olur musun?” diyorum. Kelimeleri yazmak elimi ve gözümü meşgul ediyor.
- Elimi meşgul etmek. Bir bardağı çevirmek, bir kâğıdı katlamak. Sessiz ve dikkat çekmeyen bir şey.
- Bakışımı yumuşatmak. Göz temasını sürekli tutmaya çalışmak bende dikkat yükünü artırıyor. Bazen karşımdakinin çenesine ya da omzuna bakmak beni daha çok dinlemeye bırakıyor.
- Cevabı hazırlamayı ertelemek. Kendime “Önce bitirsin, sonra düşün” diyorum. Aklıma gelen şeyi kafamda tekrar etmek yerine tek kelimeyle bir yere yazıyorum.
- Soru sormak. Konuşanın söylediklerinden bir tanesini merak edip ona soru sormak, dinlemeyi aktif bir şeye çeviriyor.
Önemli bir konuşma yaklaşırken
Çok önemli bir konuşma yaklaştığını bildiğimde biraz hazırlık yapıyorum. Telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde uzağa koyuyorum. Mümkünse sessiz bir yer seçiyorum. Karşımdakine “Bunu gerçekten dinlemek istiyorum, şimdi uygun mu?” diyebiliyorum. Yorgunsam ya da aç susuzsam, o konuşmayı daha sonraya bırakmak da bazen en iyi seçenek oluyor. Dinlemek enerji istiyor ve boş bir depoyla yapmak zor.
Konuşma bittikten sonra
Konuşmanın hemen ardından, bir şeyle meşgul olmadan önce, aklımda kalan ana şeyi bir cümleyle kendime söylüyorum: “Şunu anlattı, benden de şunu bekliyor.” Bunu yapmazsam birkaç dakika içinde bütün konuşma bulanıyor. Gerekirse karşımdakine de mesajla “Konuştuklarımızı şöyle anladım, doğru mu?” diye yazıyorum. Bu hem benim hafızam için bir sabitleyici hem de karşımdaki için küçük bir güvence.
Konuşanın hızı ve tarzı da fark yaratıyor
Her konuşma bana aynı yükü vermiyor. Çok yavaş ve monoton konuşan biri, benim için çok zor. Aradaki boşlukları kendi düşüncelerim dolduruyor. Çok hızlı konuşan biri ise bu sefer takip etmeyi zorlaştırıyor; yetişemiyorum. Bunu bilmek, kendimi bu konuda bir kusurlu gibi görmemi engelliyor. Bazı konuşma biçimleri dikkatimin kolayca tutunduğu, bazıları kaygan bir zemin.
Ders, sunum ya da uzun bir anlatı sırasında ise başka bir yaklaşıma geçiyorum: konuşanın başlık yaptığı ya da vurguladığı yerleri yakalamaya çalışıyorum. “Şimdi ikinci nokta” gibi bir işaret duyduğumda dikkatim biraz toparlanıyor. Başlıklar benim için bir haritaya dönüşüyor; ayrıntıda kayıp olsam bile haritadan yerimi bulabiliyorum.
Telefonda ve gürültülü ortamlarda dinlemek
Telefonda dinlemek benim için ayrı bir zorluk. Yüz ifadesi yok, jest yok, tutunacak görüntü yok. Elim de çoğu zaman boşta. O yüzden telefonda konuşurken ayağa kalkıp yürümeyi tercih ediyorum ya da bir şeyler karalıyorum. Hareket ve el meşguliyeti, kulağımın daha çok işe yaramasına yardım ediyor.
Gürültülü ortamlarda ise çevredeki her ses kulağıma konuşma kadar yüksek geliyor. Kafede, kalabalıkta ya da çalışan bir televizyonun yanında konuşmayı takip etmek çok yorucu. Mümkünse daha sessiz bir köşeye geçmek ya da “Burası biraz gürültülü, şu tarafa geçelim mi?” demek benim için tercih edilebilir bir seçenek.
Karşımdakine nasıl hissettirdiğimi düşünmek
Dinleyememek, karşımdakinin hissine de dokunuyor; bunu bilmek beni bazen çok üzüyor. Ama bu bilgiyi suçluluğa çevirmemeyi öğrenmeye çalışıyorum. Suçluluk, dikkatimi daha da dağıtıyor. Onun yerine kaçırdığımı söylüyor, sonra konuya sıcakça dönüyorum. Sevdiğim insanlara ayrıca açıkça şunu da söyleyebiliyorum: “Bazen dalıp gidiyorum, bunu sana yönelik bir şey olarak alma.”
Eğer dinlemekte zorlanmak ilişkilerini ya da işini ciddi şekilde etkiliyorsa, bu durumu bir psikiyatriste ya da psikoloğa anlatmak anlamlı olabilir. Burada yazdıklarım günlük küçük denemeler; tanı ya da tedavi yerine geçmez.
Son söz
Dinlemek, benim için “hiç kaymamak” olmadı. Kaydığımı fark edip sakince geri dönebilmek oldu. Bazı günler dikkatim ilk dakikada kopuyor, bazı günler bir saat boyunca yerinde duruyor. Bunun bir düzeni olduğunu söyleyemem; uykum, yorgunluğum ve konunun ilgimi çekip çekmemesi büyük rol oynuyor. Bu yüzden iyi bir dinleyici olup olmadığımı o günün hâline göre değil, kaçırdığımda ne yaptığıma göre ölçmeye çalışıyorum. Her konuşmada başarılı olamıyorum; ama kaçırdığımı söyleyebildiğim, bir kez daha sorabildiğim bir konuşma, anlıyormuş gibi yaptığım konuşmadan çok daha iyi hissettiriyor.
Bir dahaki sefere dalıp gittiğini fark edersen, büyük bir açıklama yapmana gerek yok. “Bir yerden kaçırdım” demek çoğu zaman yeterli.