Bir dönem sabahları uyandığımda ilk düşüncem şu oluyordu: "Bugün yeterince şey yapabilecek miyim?" Daha yataktan çıkmadan, günü bir sınav gibi karşılıyordum. Kahvaltıyı hızlı yapıyor, yürürken podcast dinliyor, yemek yaparken e-postalara bakıyordum. Boş geçen her dakika bir kayıp gibi geliyordu.
Bu hissin bir adı varmış: üretkenlik baskısı. Her saatin verimli geçmesi, sürekli bir şey üretilmesi gerektiği inancı. DEHB'le yaşarken bu baskı bende daha da ağır hissettirdi, çünkü zaten "geride" olduğumu düşünüyordum. Bu yazı, o baskıdan biraz olsun çıkmaya çalışırken yaşadıklarımı anlatıyor.
Kısaca: Üretkenlik baskısı, her anı verimli kılma zorunluluğu hissi. DEHB'le yaşarken açığı kapatma isteği bu baskıyı büyütebiliyor ve sonunda yorgunluğa dönüşebiliyor. Kendi ölçülerini tanımlamak ve günü sadece çıktıyla değerlendirmemek, bu baskıdan çıkmanın ilk adımları olabilir.
Üretkenlik baskısı DEHB'li zihne nasıl dokunuyor?
Herkes bir ölçüde bu baskıyı hissediyor; ekranlarda sürekli birilerinin sabah rutinlerini, verimlilik sistemlerini, bir günde bitirdikleri işleri izliyoruz. Ama DEHB'li biri için bu tablonun bir katmanı daha var. Zaten pek çok şeyde geride kaldığını, unuttuğunu, yarım bıraktığını düşünen bir zihin, bu baskıyı bir telafi çağrısı gibi duyuyor.
Ben de öyle duydum. "Herkes kadar yapamıyorsam, en azından daha çok çalışmalıyım" dedim. Boş zamanları doldurdum, molaları kısalttım, hafta sonlarına iş taşıdım. Kısa bir süre işe yarıyor gibi göründü. Sonra her zamanki gibi yorgunluk geldi ve ardından gelen düşüş, kazandığımı sandığım her şeyi geri aldı.
Bir de şu var: DEHB'li zihin bazen yoğun odak dönemleri yaşayabiliyor. O dönemlerde saatlerce, durmadan çalışabiliyorum. Üretkenlik baskısı bu dönemleri "gerçek ben" olarak kabul edip diğer bütün günleri onlara göre ölçüyor. Oysa o yoğun dönemler istisna; her güne dayatıldıklarında adaletsiz bir çıta oluşturuyorlar.
Her saati verimli kılmaya çalışmanın bedeli
Üretkenlik baskısı altında geçen dönemleri geriye dönüp düşündüğümde birkaç şeyi net görüyorum:
- Dinlenmenin yerini kaçış aldı. Gerçek molalar vermediğim için, zihnim kendi molasını zorla alıyor; saatlerce ekran kaydırmaya ya da hiçbir şey yapamamaya dönüşüyordu.
- Keyif aldığım şeyler projeye dönüştü. Hobilerim bile bir hedefe, bir performansa bağlandı. Keyifle yaptığım bir uğraş bir beceri geliştirme programına, yürüyüş bir adım sayısı hedefine dönüştü.
- İlişkiler arka plana itildi. Arkadaşlarla geçen vakit "verimsiz" sayıldığı için ertelendi.
- Kendime karşı tonum sertleşti. Her akşam kendimi çıktılarla tarttım ve neredeyse her akşam eksik buldum.
- Yaratıcılığım azaldı. Boş zaman olmayınca, yeni fikirlerin gelebileceği o dağınık, serbest alanlar da kayboldu.
Bu listeyi yazarken bile içimdeki ses "Ama verimli çalışmak iyi bir şey değil mi?" diye soruyor. Bir şey üretmek, bir işi bitirmek elbette güzel. Sorun üretmenin kendisi değil, onun bir varoluş şartına dönüşmesi.
Değerimi çıktılarıma bağlamak
Üretkenlik baskısının en derin katmanı bence şuydu: Kendi değerimi o gün ne kadar şey yaptığıma bağlamıştım. Çok şey yaptığım günler "iyi bir insan", az şey yaptığım günler "işe yaramaz" hissediyordum. Bu denklem, DEHB'le dalgalanan enerjim yüzünden beni sürekli bir iniş çıkışın içinde tutuyordu.
Vitrindeki günler, içerideki günler
Üretkenlik baskısını besleyen en güçlü kaynaklardan biri bence vitrinler. Sosyal medyada gördüğümüz düzenli masalar, renk kodlu ajandalar, sabahın erken saatinde başlayan kusursuz rutinler. Bunları izlerken kendi dağınık günüme bakıyor ve aradaki farkı hep kendi aleyhime yorumluyordum.
Zamanla vitrinin bir seçki olduğunu hatırlamaya çalıştım. Kimse kahvaltıyı atladığı, saatlerce bir işe başlayamadığı, akşamüstü yorgunluktan koltuğa yığıldığı anları paylaşmıyor. Ben ise kendi günümün tamamını, en dağınık anlarıyla birlikte, başkalarının en parlak anlarıyla kıyaslıyordum. Bu kıyas daha baştan adil değildi.
Bunu fark ettikten sonra küçük bir şey denedim: Beni sürekli "yetersiz" hissettiren hesapları bir süreliğine sessize aldım. Onların yerine, gündelik hayatın gerçek halini, iniş çıkışlarıyla anlatan sesleri daha çok dinlemeye başladım. Ekrandaki ölçüler değişince, içimdeki ölçü de biraz yumuşadı.
Kendi ölçülerimi bulmak
Bu baskıdan çıkmanın bir yolunun, başarının ve verimliliğin tarifini yeniden yazmak olduğunu düşündüm. Başkalarının ölçüleri yerine, kendi hayatıma, kendi enerjime uyan ölçüler bulmak.
Bunun için kendime birkaç soru sordum: Benim için iyi bir gün neye benziyor? Hangi işler gerçekten önemli, hangileri sadece "yapılmalı" diye listede duruyor? Hangi tempoda sürdürülebilir şekilde yaşayabiliyorum? Cevaplar beni şaşırttı. İyi bir günüm, bir yığın işin bittiği gün değil, birkaç önemli şeyi yaptığım ve akşam kendimi tükenmiş hissetmediğim gündü.
Bu soruların cevapları zamanla değişiyor ve bunu da kabul etmeye çalışıyorum. Kendi ölçülerimi bir kez belirleyip sabitlemek de başka bir baskı yaratabilirdi. Onları ara sıra yeniden gözden geçirmek, hayatımın farklı dönemlerine uyum sağlamamı kolaylaştırıyor.
Günü sadece çıktıyla ölçmemek
Akşamları kendime "Bugün ne ürettim?" yerine başka sorular sormaya başladım. Bu sorular günü daha bütünlüklü görmemi sağladı:
- Bugün bana ne iyi geldi? Bir yürüyüş, bir sohbet, sakin bir öğle yemeği.
- Bugün kime iyi geldim? Bir arkadaşa yazılan mesaj, birine ayrılan vakit.
- Bugün neyi fark ettim? Kendimle ilgili küçük bir gözlem, bir duygu, bir ihtiyaç.
- Bugün neyi bitirdim ya da başlattım? Bu soru da listede ama tek soru değil.
- Yarın için neye ihtiyacım var? Daha fazla iş değil, belki daha fazla uyku.
Bu sorular üretkenliği tamamen dışlamıyor. Sadece onu günün tek ölçüsü olmaktan çıkarıyor. Bir gün iş anlamında çok verimli geçmese de başka açılardan çok değerli olabiliyor.
Verimsiz zamanın değeri
Uzun süre "boş" geçen zamanı bir kayıp olarak gördüm. Pencereden dışarı bakmak, amaçsızca yürümek, bir şey yapmadan oturmak. Şimdi bu zamanların aslında çok şey yaptığını düşünüyorum. Zihnim o anlarda dinleniyor, dağınık düşünceler bir araya geliyor, bazen en iyi fikirler tam da o anlarda beliriyor.
DEHB'li bir zihin için bu boşluklar belki daha da önemli. Sürekli uyaran, sürekli görev, sürekli hedef; bunlar zaten yoğun çalışan bir zihni daha da yoruyor. Bilinçli olarak bırakılan boşluklar, zihnin nefes alabileceği yerler oluyor.
Küçük boşluklar bırakmak
Ben bunu günün içine küçük boşluklar koyarak deniyorum. Bir işten diğerine geçerken beş dakika hiçbir şey yapmamak. Yürürken bir şey dinlememek. Yemeği ekransız yemek. Bunlar küçük ama günün ritmini değiştiriyor. Başta tuhaf geliyor; zihnim hemen "bu süreyi değerlendir" diyor. Zamanla o sesin biraz sustuğunu fark ediyorum.
Kendime not
Üretkenlik baskısı hâlâ bazen kapımı çalıyor. Bir başkasının sabah rutinini izlediğimde, bir arkadaşımın bitirdiği projeyi duyduğumda içimde o eski ses kıpırdıyor: "Sen de daha fazlasını yapmalısın." Artık o sese hemen itaat etmiyorum. Önce kendime soruyorum: Bu benim ölçüm mü, yoksa ödünç aldığım bir ölçü mü?
Değerin, bugün yaptığın işlerin toplamı değil. Bazı günler çok şey yapacaksın, bazı günler çok az. İkisinde de aynı kişisin ve ikisinde de aynı şekilde değerlisin.