Teslimden iki saat önce yazdığım metinler, iki hafta önce yazabileceğim metinlerden her zaman daha iyi çıkardı. En azından ben öyle sanıyordum. Çünkü ancak o iki saatte kafam açılıyor, cümleler akıyor, her şey birden yerine oturuyordu. İki hafta önce ise aynı belge koca bir sessizlikti.
Bu örüntüyü uzun süre “baskı altında iyi çalışan biri olmak” diye anlattım. Biraz gurur duyduğum, biraz da içten içe yorulduğum bir tarifti. Sonra bunun bir erdem olmadığını, ama bir kusur da olmadığını, daha çok beynimin nasıl çalıştığıyla ilgili bir şey olduğunu anlamaya başladım.
Kısaca: DEHB'de son dakikaya bırakmak çoğu zaman tembellik değil, aciliyetin odağı birden açmasıyla ilgili. Son tarih yaklaşınca seçenekler daralıyor, başlamak zorunlu hâle geliyor ve zihin “şimdi” moduna geçiyor. Ama bu düzen yorucu ve kırılgan; bedeli de var.
Son dakikaya bırakmak ve aciliyet: neden birden çalışabiliyorum?
Kendi gözlemimde, bir işin başlamasını kolaylaştıran birkaç şey var: işin ilgi çekici olması, yeni olması, bir meydan okuma taşıması ve acil olması. DEHB üzerine konuşulurken bunların sık anıldığını okudum. Beyin “önemli” olanı değil, “şimdi” hissedileni öne alıyor gibi.
Önemli ama uzak bir iş ise bu dört şeyin hiçbirine sahip değil. İki hafta sonraki teslim tarihi bir kavram gibi duruyor, bir hisse dönüşmüyor. Teslime bir gün kalınca ise aniden gerçek oluyor. Gerçek olunca başlıyorum.
Bu sırada başka bir şey de değişiyor: Karar yükü kalkıyor. “Nereden başlasam, nasıl yapsam, iyi olacak mı?” sorularının yerini “elimde bu kadar süre var, bunu yapacağım” cümlesi alıyor. Seçenekler daraldıkça zihin rahatlıyor. Bir tür tünel görüşü ama işe yarayan bir tünel görüşü.
Bunun nörolojik ayrıntılarını bilmiyorum ve biliyormuş gibi yapmak da istemiyorum. Dopamin gibi kelimelerin sıkça konuşulduğunu biliyorum ama ben bir uzman değilim. Benim bildiğim şey, aciliyetin bende bir şalter gibi çalıştığı.
Bir akşam bu şalteri çok net gördüm. Gün boyu bir türlü açamadığım dosyayı, teslime birkaç saat kala açtım ve ilk yirmi dakikada, bütün gün yazamadığım kadar yazdım. Aynı dosya, aynı konu, aynı ben. Değişen tek şey saatin kenarında beliren o kırmızı çizgiydi.
“Baskı altında daha iyi çalışırım” inancı
Bu cümle kısmen doğru. Gerçekten de aciliyet geldiğinde odağım toparlanıyor ve saatlerce süren bir akışa girebiliyorum. Ama cümlenin eksik bir yanı var: Daha iyi çalışmıyorum, çalışabiliyorum. İkisi aynı şey değil.
Son dakikada yaptığım işlerde şunları fark ettim:
- Kontrol etmeye vaktim kalmıyor, küçük hatalar geçiyor.
- Araştırma ve düşünme kısmı kısalıyor; ilk aklıma gelen çözüm son çözüm oluyor.
- Başkalarından yardım ya da geri bildirim almak imkânsızlaşıyor.
- Bedenim bunu bir tehdit gibi okuyor: Kalp hızlanıyor, uyku kaçıyor, sonrasında yıkılıyorum.
İş çıkıyor, evet. Hatta bazen gurur duyacağım kadar iyi. Ama “iyi işin bedeli yoksa daha iyi olurdu” diye düşünmeden de edemiyorum.
Aciliyete bağımlı gibi hissetmek: döngü
Benim için döngü çoğu zaman aşağıdaki gibi işliyor:
- İş verilir, ilk günler “nasılsa vaktim var” diye geçer.
- Başlamak için bir tür doğru an beklerim; doğru an gelmez.
- Suçluluk ve kaygı yavaş yavaş birikir ama beni hâlâ harekete geçirmez.
- Son tarih yaklaşır, panik artar.
- Panik bir eşiği aşınca odak açılır, hızlı çalışırım.
- İş teslim edilir, derin bir rahatlama gelir.
- Rahatlama ve “yine yetiştirdim” hissi, bir sonraki sefere de aynı yolu seçmemi kolaylaştırır.
Bu döngüde en sinsi nokta altıncı adım. O rahatlama bir ödül gibi çalışıyor. Zorlu bir koşudan çıkmış gibi hissediyorum ve beynim “bak, işe yaradı” diye not alıyor. İşe yaradığı için, daha az stresli bir yolu denemeye gerek duymuyorum. Aciliyete bağımlı gibi hissetmem de biraz bu yüzden: Hem acı hem ödül aynı yoldan geliyor.
Döngüyü başında yakalamayı denerken en çok işime yarayan şey, kendi cümlelerimi izlemek oldu. “Nasılsa vaktim var” cümlesini duyduğumda bir alarm çalıyor artık. O cümle bende neredeyse hiçbir zaman gerçek bir plan anlamına gelmiyor; sadece başlamayı ileri bir güne atıyor. Cümleyi yakaladığım anda yapabildiğim en küçük şey, işe dokunmak: dosyayı açmak, bir başlık yazmak, işin ilk adımını bir kâğıda not etmek. Çoğu zaman bu bile aciliyet gelmeden önce zihnimde işi “gerçek” kılmaya yetiyor.
Son tarihi olmayan işler ne olacak?
Aciliyet düzeninin en acımasız yanı, son tarihi olmayan işlerde ortaya çıkıyor. Bir doktor randevusu almak, bir arkadaşı aramak, bir hobiye başlamak, dolabı düzenlemek... Bunların hiçbirinin bir teslim saati yok. Yani aciliyet şalteri hiç devreye girmiyor.
Bu işler aylarca listemde bekliyor ve beklerken sessizce ağırlaşıyor. Hepsi “bir gün” denen bir güne bırakılıyor. O gün de hiç gelmiyor. Bu yüzden son dakikacılığın sadece teslim tarihli işlerde değil, hayatın daha sessiz köşelerinde de bir bedeli olduğunu düşünüyorum. En çok kaybettiğim şeyler, çoğu zaman kimsenin beklemediği, benim de kendime söz vermediğim şeyler oldu.
Bu bir bahane mi?
Bu soruyu kendime çok sordum. Başlarda “bunu açıklayabilmek, kendimi aklamak için güzel bir yol” diye düşünüp kuşkulandım. Şimdi şöyle bakıyorum: Açıklamak ile bahane üretmek farklı şeyler. Açıklama, ne olduğunu anlamamı sağlıyor. Bahane ise bundan sonra bir şey yapmamamı haklı çıkarıyor.
Aciliyetin beynimde güçlü bir etkisi olduğunu bilmek, “o hâlde hiçbir şey yapamam” demek değil. Tam tersine, bu bilgiyi kullanarak başka bir plan yapabilirim. Bunun için kendimi suçlamak yerine nasıl çalıştığımı öğrenmek daha işime yarıyor. Alternatifler başka bir yazının konusu ama kısaca: Aciliyet kendiliğinden gelmeden önce onu yapay olarak yaratmayı, işi başkasıyla paylaşmayı ya da ara teslimler koymayı deniyorum.
Döngü ne zaman zarar vermeye başlıyor?
Bir noktadan sonra son dakikacılığın faturası ağırlaşıyor. Benim için işaretler şunlar:
- Uyku düzenimin sürekli bozulması.
- İşe başlamadan önceki günlerin sürekli bir kaygıyla geçmesi.
- Başkalarının işini ya da sözümü yetiştirememek, güveni zedelemek.
- Aciliyet olmadığında hiçbir şeye başlayamayıp her şeyi sürekli “son dakika”ya sıkıştırmak.
Bu işaretlerden birkaçı hayatını belirgin biçimde zorluyorsa, kendi başına çözmeye çalışmak zorunda değilsin. Dikkat ve başlatma güçlükleri konusunda bir psikiyatrist ya da psikolog değerlendirme yapabilir. Yetişkinlerde DEHB tanısını psikiyatrist koyar; ben tanı koyamam, sadece kendi deneyimimi anlatabilirim.
Akılda kalsın
Son dakikaya bırakan biri olmam, kötü bir insan ya da tembel biri olduğum anlamına gelmiyor. Beynim aciliyete yanıt veriyor; bunu bilmek, bununla barışmama ve bir sonraki sefer farklı bir şey denememe yardım ediyor. Bu akşam yapabileceğim en küçük şey, yaklaşan bir işin ilk adımını yarın sabaha, görünür bir yere yazmak.