Son dakikacılıktan yorulmak: aciliyete başka yoldan ulaşmak

Son dakikacılıktan yorulduysan yalnız değilsin. Aciliyeti işi son ana bırakmadan yaratmanın, bende işe yarayan yollarını ve tökezlediğim yerleri anlatıyorum.

· · 5 dk okuma

Son dakikacılığın bir faturası var ve bu fatura her seferinde farklı bir yerden geliyor. Bir gece uykusundan, bir arkadaşa ertelenen sözden, sabaha kadar süren kalp çarpıntısından, işin ardından gelen boş bir yorgunluktan. İş teslim ediliyor, ama ben ödemeyi başka bir yerden yapıyorum.

Bir dönem bu faturayı “nasılsa yetişiyor” diyerek görmezden geldim. Sonra bir noktada yoruldum. Başarıyla yetiştirdiğim işlerin ardından bile “bunu bir daha yaşamak istemiyorum” diye düşündüğümü fark edince, aciliyeti başka yoldan bulmanın peşine düştüm.

Kısaca: Son dakikacılık, aciliyetin odağı açmasına dayanıyor; ama bedeli uykudan ilişkilere kadar uzanabiliyor. Aciliyeti işi son ana bırakmadan yaratmak mümkün: yapay son tarihler, başkasına verilen sözler, zamanlayıcıyla yarışmak ve yanında biriyle çalışmak bende işe yarayan yollar oldu.

Önce faturayı hesaplamak

Alternatif aramaya başlamadan önce, kendime son dakikacılığın bana neye mal olduğunu yazdırdım. Yargılamak için değil, görmek için. Benim listemde şunlar çıktı:

  • Teslimden önceki gece kısa ve bölünmüş uyku.
  • Başlamadan önceki günlerde sürekli arka planda çalışan bir suçluluk.
  • Kontrol edecek vakit bulamadığım için geçen küçük hatalar.
  • Başkalarını bekletmenin yarattığı gerilim ve özür dileme sıklığı.
  • Teslimden sonraki gün bedenin ve zihnin çöküşü.

Listeye bakınca aklıma gelen şey şu oldu: Ben aslında hiç dinlenmeden çalışıyordum. Başlamadığım günler dinlenme günü değildi; arka planda sürekli işin yükünü taşıyordum. O yük, işin kendisinden de ağır olabiliyordu.

Aciliyeti ödünç almak: yapay son tarihler

Son dakikacılığın işe yarayan kısmı aciliyet. O zaman aciliyeti işi son ana bırakmadan yaratabilir miyim? Bunu denemek için ilk yaptığım şey kendi son tarihlerimi koymak oldu.

Başta kötü gitti. “Cumaya kadar bitireceğim” gibi gevşek tarihleri beynim hemen fark ediyor ve ciddiye almıyor. Gerçek bir aciliyet hissi vermesi için tarihin üç özelliği olması gerekiyormuş:

  1. Somut olmalı. “Haftaya kadar” değil, “çarşamba öğleden sonra ikide”.
  2. Küçük olmalı. Bütün işi değil, işin bir parçasını kapsamalı.
  3. Bir sonucu olmalı. Kaçırırsam bir şey olmalı; boşa gitmemeli.

Üçüncü madde en zoru. Kendine verdiğin bir sözün sonucu pek yok, kimse sormuyor. İşte bu yüzden tek başına koyduğum son tarihler çoğu zaman erimeye başladı.

Bir örnek: Uzun bir yazıyı teslim gününe bırakmak yerine, “çarşamba akşamı sadece giriş bölümünü bitirmiş olacağım” dedim ve bunu bir arkadaşıma yazdım. Çarşamba akşamı giriş bölümü bitti, geri kalanı teslim gününe yine biraz sıkıştı ama kalan iş artık sıfırdan bir dağ değildi.

Sözü bir başkasına vermek

En çok işe yarayan şey, aciliyeti bir başkasının varlığıyla kurmak oldu. “Çarşamba ikide taslağı sana gönderiyorum” cümlesini birine söylemek, o tarihe bir gerçeklik katıyor. Burada baskı yapacak biri aramıyorum; sadece sözümü duyan ve sonra “nasıl gitti?” diyebilecek biri.

Bunu yaparken dikkat ettiğim birkaç şey var:

  • Kişi, yargılamayan biri olmalı. Beni küçük düşürecek biriyle yapılan anlaşma aciliyeti değil, korkuyu büyütüyor.
  • Söz küçük olmalı. “Bütün raporu bitireceğim” yerine “ilk bölümün iskeletini göndereceğim”.
  • Sözün şekli net olmalı: ne, ne zaman, nereye.
  • Tutamadığım zaman bunu o kişiye dürüstçe söyleyebilmeliyim; yoksa mekanizma bir utanç kaynağına dönüşür.

Sözü vermek bile bazen yetiyor. Mesaj gönderildiği anda iş benim kafamda “gerçek” oluyor. Bu his, kendi kendime “yarın başlarım” demekle hiç kıyaslanamayacak kadar farklı.

Zamanlayıcıyla yarışmak

Aciliyeti bir de küçük bir ölçekte yaratmayı deniyorum: zamanlayıcı. “Yirmi dakikada ne kadar yapabilirim?” diye bir oyun kurup kendimle yarışıyorum. Bu bir son tarih gibi çalışıyor çünkü bitiş zamanı belli ve zaman gözümün önünde akıyor.

Bu yöntemin sınırı şu: Her işe uymuyor. Düşünmeyi, araştırmayı ya da yaratıcılığı gerektiren işlerde zamanlayıcı bazen beni sıkıştırıyor. O zaman zamanlayıcıyı süreyi sınırlamak için değil, sadece başlama sinyali olarak kullanıyorum.

Yanımda biri varken

Aciliyetin sakin bir kuzeni var: birinin yanımda çalışması. Aynı odada ya da çevrim içi, sessizce, her biri kendi işinde. Orada aciliyet bir tehdit gibi değil, bir tür ortak ritim gibi geliyor. Kimse bana bir şey demiyor ama ben de “başlamamış” biri olarak oturmuyorum.

Bunun neden işe yaradığını tam bilmiyorum. Belki bir başkasının varlığı beynime “şimdi çalışma zamanı” mesajı veriyor, belki de sadece yalnız olmamak yeterli. Neyse ki yöntemin işe yaraması için nedenini bilmek şart değil.

Rahatlamayı öne çekmek: başlamayı ödüllendirmek

Son dakikacılık döngüsünde en güçlü ödül, teslimden sonraki rahatlama. Beynim o rahatlamayı hatırlıyor ve bir sonraki sefere yine aynı yola yöneliyor. Bunu fark edince şunu denedim: Rahatlamayı ya da küçük bir ödülü işin sonuna değil, başlangıcına bağlamak.

Mesela belgeyi açıp ilk paragrafı yazınca bir kahve alıyorum, ya da kısa bir yürüyüşe çıkıyorum. “İşi bitirince ödül” yerine “işe başlayınca ödül”. Başlangıcı kutlamak ilk bakışta abartı gibi görünebilir. Ama benim için en zor kısım bitirmek değil, başlamak. Ödülü zor olanın yanına koymak mantıklı geliyor.

Bu da tek başına yetmiyor; ama aciliyetin tek ödül kaynağı olmadığını hatırlatıyor bana.

Hepsi her zaman işe yaramıyor

Dürüst olayım: Bu yöntemleri de son dakikaya bırakıyorum bazen. “Yapay son tarih koyacağım” diye bir not alıp hiç koymadığım, ya da koyup görmezden geldiğim çok oldu. Bazı haftalar hâlâ eski düzene dönüyorum, gece yarısı belgenin başında oluyorum.

Böyle zamanlarda şunu hatırlatıyorum kendime: Amaç son dakikacılığı sıfırlamak değil, onu azaltmak. Her projede yarım saat erken başlayabilmek bile gece yarısı bir saat kazanmam demek. Küçük kazançlar birikiyor.

Hangi yöntemin hangi işe uyduğunu da zamanla öğrendim. Sonucu başkasını ilgilendiren işlerde söz vermek, uzun ve sıkıcı işlerde yanımda biriyle çalışmak, kısa ve net işlerde zamanlayıcı daha çok işe yarıyor. Hepsini aynı anda kullanmak zorunda değilim; o günün işine uyan tek bir yol seçmek yeterli.

Son dakikacılıkla barışık bir plan

Son dakikacılığı bütünüyle yok etmeye çalışmak da bana gerçekçi gelmiyor. Bunun yerine, son dakikayı daha az yıpratıcı hâle getiren hazırlıklar yapıyorum. Teslimden önce işin iskeletini kuruyorum, kaynakları tek bir yere topluyorum, ilk cümleyi yazıyorum. Böylece aciliyet geldiğinde sıfırdan değil, yarı yoldan başlıyorum. Sonuç hâlâ bir sprint ama daha az karanlık.

Bu hafta için

Son dakikacılıktan yorulmak, bir şeyi yanlış yaptığım anlamına gelmiyor. Yalnızca beynimin bana hep sunduğu tek yolun artık bana pahalıya patladığı anlamına geliyor. Yeni yollar aramak da bir tür kendine bakmak. Bu hafta tek bir işe, tek bir gerçek ara tarih koyacağım ve onu birine söyleyeceğim.

Sık sorulanlar

Son dakikacılığı bırakmak mümkün mü?

Tamamen bırakmak her zaman gerçekçi olmayabilir. Ama aciliyeti işi son ana bırakmadan yaratmak, yani yapay son tarihler ve ara teslimler koymak, bedeli azaltabiliyor.

Yapay son tarihler gerçekten işe yarıyor mu?

Bende yarı yarıya yarıyor. Başkasına verilen ve gerçek bir sonucu olan sözler daha etkili; sadece kendine koyduğun tarihler kolayca kayabiliyor. Neyin sana uyduğunu deneyerek bulmak gerekiyor.

Son dakikacılık beni çok yoruyorsa ne yapmalıyım?

Önce kendine yargısız bakıp bedelini görmek iyi bir başlangıç. Süren ve hayatını zorlayan bir örüntü varsa bir psikiyatriste ya da psikoloğa danışmak da yardımcı olabilir.

Bu yazı kişisel deneyime dayanır, tıbbi tavsiye değildir. Tanı ve tedavi için bir psikiyatriste ya da doktora danış.

Bunlar da ilgini çekebilir