“Sabah erken kalkanlar kazanır” cümlesini bir dönem o kadar çok duydum ki, uyanıp çalışmaya oturamadığım her sabah kendimi geride kalmış hissettim. Gözlerimi açıyordum, yataktan çıkıyordum, masaya oturuyordum ve kafam hâlâ bir sis içindeydi. Öğleden sonra ya da akşam ise nedense işler yürüyordu.
O zamanlar bunu bir eksiklik sanıyordum. Sonradan fark ettim ki sorun “yanlış saat”te çalışmaya çalışmakmış. Bu yazıda odaklanmak için günün en iyi saatini kendi gözlemlerimle nasıl aradığımı anlatıyorum.
Kısaca: Odaklanmak için herkese uyan tek bir saat yok; DEHB'de enerji ve dikkat gün içinde de, günden güne de değişebiliyor. Birkaç hafta basit notlar tutarak kendi odak saatini bulmak ve zor işi o saate yerleştirmek, kendini zorlamaktan daha az yorucu.
Odaklanmak için günün en iyi saati var mı?
Bir çeşit cevap vermek istesem “var ama senin için” derdim. Herkesin dikkati gün içinde farklı biçimde yükselip alçalıyor. Kimi insan sabah, kimi öğleden sonra, kimi gece daha rahat çalışıyor. DEHB'de ise bu örüntü bazen daha da dalgalı; aynı kişinin bir hafta sabah, ertesi hafta akşam daha iyi çalıştığı da olabiliyor.
Bu yüzden internetteki “en verimli saatler” listelerine biraz mesafeli bakıyorum. Bir kısmı belki bana uyuyor ama bir kısmı hiç uymuyor. Asıl önemli olan, o listeyi doğru kabul edip kendimi ona uydurmak değil, kendi gözlemimi kurmak.
Başkasının saatini kendi saatim sanmak
Benim için en büyük tuzak buydu. Çevremde sabah çalışan insanlar vardı ve ben de öyle yapmaya çalıştım. Sabah için en zor işi ayırıyor, sonra o iş için gelen o ağır hissi “tembellik” diye yorumluyordum.
Oysa sabahları zorlanmam, bir irade meselesi değildi. Sadece o saatlerde zihnim henüz açılmamıştı. Bir işi zihnin kapalı olduğu saatte yapmaya çalışmak, kapalı bir kapıya omuz atmaya benziyor; bir noktadan sonra kapıya kızmak yerine başka bir kapıyı denemek daha mantıklı.
Burada kendimle dürüst olmam gereken bir ayrım daha var: Zor başlamak ile yanlış saatte olmak aynı şey değil. Bazen en iyi saatimde bile bir işe başlamak zor geliyor, çünkü iş zor ya da korkutucu. Saat seçimi o zaman çözüm olmuyor; küçük bir ilk adım gerekiyor. Saatin sorunu, başlayabildiğim işi sürdürebilmekle ilgili. Bu ikisini ayırt etmek, bana ne zaman saati değil de işi değiştirmem gerektiğini söylüyor.
Kendi odak saatimi nasıl gözlemledim?
Karmaşık bir yöntem kullanmadım. Birkaç hafta boyunca çok basit bir not tuttum. İşte benim izlediğim yol:
- Günde üç ya da dört kez puan verdim. “Şu an bir işe başlamak ne kadar kolay?” sorusuna bir ile beş arası bir not.
- Yanına tek kelimelik bir etiket ekledim. “Sisli”, “canlı”, “yorgun”, “huzursuz” gibi.
- Yemek, uyku ve yoğun bir günün izlerini kenara yazdım. Çünkü bazen saatin değil, bir önceki gecenin etkisini görüyordum.
- Birkaç günün sonunda tabloya baktım. Hangi saatler sürekli yüksek, hangileri sürekli düşük?
Notlarım bilimsel değildi ve olmak zorunda da değildi. Birkaç kelimeyle, hızlıca, bazen aklıma geldiğinde yazdım; kaçırdığım günler oldu ve bunu sorun etmedim. Deneyin amacı kusursuz bir veri seti değil, kendime yeterince tutarlı bir fikir verecek kadar iz toplamaktı. Ama kısa sürede örüntü belirmeye başladı: Benim için başlamanın en kolay olduğu saatler çoğunlukla gün ortasına ve akşamüstüne denk geliyordu. Sabahlar ise ısınma saatleriydi; ağır işler için pek uygun değildi.
Bulduğum saati nasıl koruyorum?
Bir saati bulmak yetmedi; onu korumam gerekti. Zira iyi saatlerim çoğu zaman mesajlarla, küçük işlerle ve “şunu hemen halledeyim” dürtüleriyle doluyordu. Benim işe yarayan korumalarım şunlar:
- Zor işi iyi saate koymak. En çok dikkat isteyen iş iyi saatime, hafif işler zayıf saatlere.
- Zayıf saate rutin işleri bırakmak. E-posta, düzenleme, dosya toplama gibi. Bu işler de lazım ama çok enerji istemiyorlar.
- İyi saatin başında küçük işlere girmemek. Önce bir küçük iş halledeyim derken en değerli saatimi harcadığımı çok kez gördüm.
- O saatte takvimi kapatmak. Mümkünse görüşmeleri başka saatlere kaydırmak ve kendime “şu saatte meşgulüm” demek.
- Hazırlığı bir gün önceden yapmak. İyi saat geldiğinde “ne yapacağım”ı düşünmek zorunda kalmamak için, o bloğun ilk adımını bir önceki akşam yazıyorum.
Zor olan, bu saatin içinde ne yapacağımı önceden bilmek; yoksa iyi saat gelince bile “şimdi ne yapsam” diye bakınarak onu harcayabiliyorum. Bunların hiçbiri sert bir kural değil. Bazı günler iyi saatimi kaçırıyorum ya da beklenmedik bir iş araya giriyor. O zaman da yeniden başka bir bloğa yöneliyorum.
Saatim gelmediği günler
Dalgalanma en çok bu yüzden can sıkıcı: Bazı günler “iyi” saat hiç gelmiyor. Uykusuz bir gün, yoğun bir duygu ya da beklenmedik bir iş yüzü, bütün düzeni dağıtabiliyor.
O günlerde saatin kendisini aramak yerine, işi küçültüyorum. “Bugünün odak saati yok” demek, “bugün hiçbir şey yapamam” demek değil. En küçük adımı seçiyorum ve kısa bir blokla yetiniyorum. Önemli olan her gün aynı performansı göstermek değil; dalgalanmaya göre ritmimi ayarlayabilmek.
Bu dalgalanmalar kendiliğinden uzun süre sürüyor ya da günlük hayatı belirgin biçimde etkiliyorsa, bir psikiyatriste ya da doktora danışmak iyi olabilir. Çünkü uyku düzeni, yorgunluk ve ruh hâli gibi birçok şey odak saatini etkileyebiliyor.
Hayat saatimi seçmeme izin vermiyorsa
Her şey kâğıt üzerinde güzel ama herkesin saatini seçme lüksü yok. İş ya da okul saatleri sabitse, kendi odak saatimle uyuşmayabilir. Benim için bunun birkaç hafifletici yolu oldu:
- Zor işi mümkün olan en iyi saate kaydırmak, tamamen uyumsuz olsa bile.
- İyi saatimi “bağımsız çalışma” için ayırmak ve diğer saatlerde toplantı gibi işleri toplamak.
- Gerektiğinde yakınlarıma ya da çalıştığım kişilere, hangi saatlerde daha iyi çalıştığımı kısaca söylemek.
Bazen kimseye açıklama yapmadan sadece küçük bir değişiklik yapmak bile işe yarıyor: aynı işi yarım saat öne ya da arkaya almak gibi. Küçük kaymalar, bazen büyük bir fark yaratıyor.
Kendime not
Kendi saatimi bulmak, bir kimlik keşfi gibi hissettirmedi; daha çok bir ayar gibiydi. Çok net ya da değişmez bir cevap da çıkmadı. Zamanla saatim de kaydı, dönemler değişti.
Ama “sabah mı, akşam mı?” sorusuna bir kural gibi değil, bir gözlem gibi bakmak bana iyi geldi. Eğer sen de kendi saatini aramak istersen, bu hafta sadece üç gün, günde üç kez, tek bir puan ver. Küçük bir not defteri, bazen uzun bir kendini zorlama sürecinden daha açıklayıcı olabiliyor.