Başımı kaldırdığımda pencereden giren ışığın rengi değişmişti. Odada ne zaman karanlık düştüğünü fark etmemiştim; çay çoktan soğumuş, su bardağı yerinde duruyordu, yemek yemediğimi ise ancak midemin guruldamasıyla anlamıştım. İş güzel gidiyordu ama ben nerede olduğumu bilmiyordum.
Hiperodak böyle bir şey benim için: İlgimi tam yakalayan bir işte dünya silikleşiyor. Bu yazıda onu düşman ilan etmeden, kaybolmamak için kullandığım küçük frenleri anlatıyorum.
Kısaca: DEHB'de hiperodak, ilgi çeken bir işe aşırı kilitlenip bedeni, zamanı ve diğer sorumlulukları unutmak anlamına gelebiliyor. Onu bastırmak yerine su, görünür zaman ve kısa kontrol noktaları gibi yumuşak frenler eklemek, kaybolmadan odakta kalmayı kolaylaştırıyor.
DEHB'de hiperodak bende nasıl görünüyor?
Hiperodak her zaman gelmiyor. Daha çok bir şeyin beni gerçekten çektiği anlarda ortaya çıkıyor: yeni bir fikir, bir bulmaca gibi duran bir problem, ucu açık bir proje. O anlarda “odaklanamıyorum” sorunu bir anda tersine dönüyor ve ben odağı bırakamıyorum.
Bu hâl kulağa iyi geliyor, hatta bazen gerçekten iyi geliyor; işler ilerliyor, keyif alıyorum. Ama bu durumu bir güç olarak görmüyorum. Çünkü aynı hâlin bir de bedeli var: su içmeyi, yemek yemeyi, kalkıp esnemeyi, bir yere yetişmeyi ve beni bekleyen başka bir işi unutuyorum. Dışarıdan bakınca çok çalışıyor gibi görünsem de içeriden bakınca kendimi biraz kaybediyorum.
Bir de şu var: Başkaları bu hâli çoğu zaman övüyor. “Ne kadar odaklısın” cümlesi hoşuma gidiyor, ama aynı odağı istediğim anda açıp kapatamıyorum. Hiperodak benim kontrolümde bir düğme değil; ilgim nereye giderse oraya akan bir hâl. Bu yüzden onu istediğim işe yönlendirmek de her zaman mümkün olmuyor. Bazen önemli işi bırakıp en az önemli olana dalıyorum, ve gün sonunda neden böyle olduğunu anlamakta zorlanıyorum.
Neden bastırmak yerine yavaşlatıyorum?
İlk denemelerimde hiperodağı kesmeye çalıştım. Güçlü bir alarm kurup zil çaldığı an zorla durmayı seçtim. Bu bende iki şekilde ters tepti. Birincisi, bir işten aniden koparılmak beni huzursuz ve sinirli bırakıyordu. İkincisi, o işe geri dönmek ertesi gün çok daha zor oluyordu.
Bu yüzden amaçlarımı değiştirdim: Durdurmak değil, yavaşlatmak. Bir araba örneğiyle düşünüyorum: Hızlı gitmek sorun değil, ama frensiz gitmek tehlikeli. Frenleri sert değil, hafif ve sık kullanıyorum.
Bir şey daha öğrendim: Hiperodak bazen çok ihtiyacım olan bir şeyi de yapıyor; uzun süredir ertelediğim bir işi birden ilerletiyor. O zaman frene basmak istemiyorum, çünkü akış kıymetli geliyor. Ama kıymetli olması, bedelini silmiyor. Bu yüzden frenleri iptal etmek yerine, akışın içine yerleştirmeye çalışıyorum.
Benim küçük frenlerim
Zamanla birkaç küçük yöntem oturdu. Hiçbiri tek başına her zaman işe yaramıyor ama birlikte iyi bir ağ oluşturuyorlar:
- Suyu ve atıştırmalığı masaya koymak. Kalkıp almam gerekiyorsa, hiperodaktayken hiç almıyorum. Gözümün önünde durursa, bir yudum da olsa içiyorum.
- Görünür bir saat ya da zamanlayıcı. Saati sürekli kontrol etmek gerekmiyor; sadece gözümün ucunda durması yeterli. Zamanın aktığını hatırlamak için küçük bir ipucu.
- Yumuşak bir kontrol noktası. Her bir buçuk saatte bir, sert olmayan bir zil kuruyorum. Zil çaldığında işi bırakmam gerekmiyor; sadece üç soruyu sorabiliyorum: su içtim mi, yemek zamanı geldi mi, bir yere yetişmem gerekiyor mu?
- Bitiş çizgisini baştan koymak. “Bu bölüm bitince mola” ya da “saat şu olunca dururum” gibi. Başlarken söylediğim bir cümle, akıştayken söylenen bir cümleden çok daha güçlü.
- Birine haber vermek. Bazen yakın birine “şu saate kadar çalışıyorum, çağırırsan beni bulabilirsin” diyorum. Dışarıdan bir ses, içeriden gelenden çoğu zaman daha etkili.
Bu listeyi okurken “bunlar çok basit” diye düşünebilirsin. Haklısın. Ama hiperodaktayken basit olan şey bile unutulabiliyor; bu yüzden önceden, akıştan önce kurulmuş olması gerekiyor.
Frenin yumuşak olması neden önemli?
Frenin sert olması bana bir ceza gibi geliyor ve ceza hissi işe yaramıyor. Zilin sesinden irkilince ya da “yine mi zaman doldu” diye sinirlenince, ya zili kapatıyorum ya da kendime kızıyorum. İkisinde de fren işlevini yitiriyor.
Bu yüzden frenin bana bir soru gibi gelmesini tercih ediyorum, bir emir gibi değil. “Şimdi durmalısın” yerine “şu an neye ihtiyacın var?” Cevap bazen “biraz daha devam” oluyor ve buna izin veriyorum. Önemli olan, o cevabı bilerek vermem. Su içtikten sonra devam etmek, hiç sormadan devam etmekten bambaşka bir şey.
Çıkış rampası: hiperodaktan nasıl iniyorum?
Frenin yanında bir de iniş yolu kurmam gerekti. Hiperodaktan çıkmak, bir anda gerçekliğe fırlatılmak gibi olabiliyor. Bu yüzden bir iniş rampası oluşturdum:
- Nerede kaldığımı yazıyorum. Bir ya da iki cümle; sırada ne var, ne düşünüyordum. İş zihnimden kaybolmayacağı için bırakmak kolaylaşıyor.
- Ayağa kalkıp yürüyorum. Odanın içinde bile olsa, bedenimi yeniden hissetmek bana “şimdi buradayım” diyor.
- Önce temel ihtiyaçlar. Su, yemek, bir tuvalet molası. Bunlar sıkıcı geliyor ama atladığımda bedelini hemen ödüyorum.
- Bekleyen işlere tek bir bakış. Mesajlara, takvime, unutulmuş bir şeye. Sadece bir bakış, hemen cevaplamak zorunda değilim.
Bu rampa olmadan bıraktığımda, işten çıkıp başka bir işe değil, bir tür boşluğa düşüyorum. Rampa olunca ise yorgunluğum daha az ağır geliyor.
Fren işe yaramadığında
Bazı günler bütün bu önlemlere rağmen yine kayboluyorum. Zili duymuyorum, suyu görmüyorum, saatin geçtiğini fark etmiyorum. O günlerde kendimi suçlamak yerine ne olduğunu not ediyorum: Hangi iş beni bu kadar çekti? Hangi frenin eksik olduğunu bu not gösteriyor. Örneğin birkaç kez “yemek” kontrolünü atladığımı fark edince, yemeği masanın yanına hazır koymaya başladım. Küçük bir değişiklik ama kaybolduğum günlerde kendime ayırabildiğim en somut iyilik oldu.
Ayrıca hiperodağın ardından gelen yorgunluğu da hesaba katıyorum. Uzun bir dalıştan sonra, o gün başka bir işe girmek bana gerçekçi gelmiyor. Bu yüzden hiperodak günlerinin ertesini biraz hafif planlıyorum. Düzenli yemek, uyku ya da bedenle ilgili sorunlar sürüyorsa, bunu bir doktorla ya da uzmanla konuşmak iyi bir fikir.
Kendime not
Hiperodak, ne tamamen bir armağan ne tamamen bir tuzak. Bende çoğu zaman ikisinin karışımı gibi duruyor. Ben ona saygı duyarak ama gözümü açık tutarak yaklaşıyorum.
Eğer sen de kendini bir işin içinde kaybettiysen, bunu bir kusur olarak okumana gerek yok. Küçük bir bardak su, görünür bir saat ve yumuşak bir zil bile aranızdaki mesafeyi bulmaya yetebilir. Bugün sadece birini dene: ya suyu masana koy ya da bir kontrol noktası kur. Gerisini akışın nasıl gittiğine bakarak ekleyebilirsin.