Telefonumun ekranında küçük, kırmızı bir sayı duruyor. Her baktığımda biraz daha büyümüş gibi geliyor. İçinde sevdiğim insanların mesajları var: bir davet, bir soru, bir “nasılsın”, bir fotoğraf. Hepsini okudum. Hiçbirine cevap vermedim. Ve her geçen gün, cevap vermek biraz daha zorlaşıyor.
Mesajlara geç dönmek, DEHB ile yaşarken ilişkilerimi en sessizce yıpratan alışkanlıklardan biri oldu. Kimseyle kavga etmedim, kimseyi kırmak istemedim. Ama cevapsız kalan her mesaj, karşı tarafta küçük bir soru işareti bıraktı. Bu yazıda bu döngünün içinde neler olduğunu ve onu biraz olsun gevşetmek için neler denediğimi anlatıyorum.
Kısaca: Mesajlara geç dönmek DEHB'de çoğu zaman ilgisizlikten değil; “birazdan yazarım” deyip unutmaktan, mükemmel cevap verme baskısından ve büyüyen suçluluktan kaynaklanır. Hemen kısa bir onay vermek, mesajları görünür tutmak ve geç kalınca uzun açıklamalar yerine sade bir dönüş yapmak bu döngüyü kırmaya yardım eder.
Mesajlara geç dönmek neden bu kadar sık oluyor?
Dışarıdan bakınca basit görünüyor: Mesajı okudun, iki satır yaz, bitti. Ama bende o iki satırın önünde birkaç görünmez engel var.
- “Birazdan” tuzağı. Mesajı görüyorum, “Şu işi bitirince yazarım” diyorum. Sonra o iş bitiyor, başka bir şey başlıyor ve mesaj zihnimden tamamen siliniyor. Bildirim kaybolunca mesaj da benim için yok oluyor.
- Mesajın bir göreve dönüşmesi. Uzun bir mesaj, bir karar gerektiren bir soru ya da duygusal bir paylaşım bana küçük bir proje gibi geliyor. Proje gibi gelen şeylere başlamak da her zaman zor.
- Mükemmel cevap isteği. Önemli birine “öylesine” bir cevap vermek istemiyorum. Düzgün, düşünülmüş bir cevap yazmak için uygun anı bekliyorum. O an ise çoğu zaman gelmiyor.
- Bildirim yorgunluğu. Gün boyu onlarca bildirim gelince zihnim hepsini aynı gürültünün parçası gibi algılayabiliyor. Önemli olan, önemsiz olanın arasında kayboluyor.
- Sosyal enerji. Bazı günler mesajlaşmak bile bir konuşma kadar enerji istiyor. Pilim boşken klavyeye dokunmak bile ağır geliyor.
Bu engellerin çoğu, DEHB'de sık konuşulan güçlüklerle örtüşüyor: bir işe başlamakta zorlanmak, çalışma belleğinin kısa sürmesi, zamanı hissetmekte zorlanmak. Ama bunu bilmek, karşımdakine yazmadığım gerçeğini değiştirmiyor. Sadece neyle uğraştığımı daha iyi anlamamı sağlıyor.
Bekleyen mesajın ağırlığı: suçluluk sarmalı
En zor kısım, mesajın beklediği süre uzadıkça ağırlaşması. İlk gün kısa bir cevap yeterli olabilirdi. Üçüncü gün “Geç kaldım” diye açıklama eklemem gerektiğini düşünüyorum. Bir hafta sonra ise bu açıklamanın da yetmeyeceğini hissediyorum.
Böylece mesaj, içimde utançla kaplı bir nesneye dönüşüyor. Ona bakmamak için uygulamayı açmaktan kaçınıyorum. Kaçındıkça diğer mesajlar da birikiyor. Bir noktada tek bir cevapsız mesaj, cevapsız bir sohbetler yığınına dönüşüyor.
Bu sarmalda en çok kendime yüklendiğim an, karşımdakinin beni sosyal medyada aktif gördüğü anlar oluyordu. “Paylaşım yapmaya vakti var ama bana yazmaya yok” düşüncesinin karşı tarafta oluşabileceğini bilmek, suçluluğumu daha da büyütüyordu. Oysa paylaşım yapmak bende saniyelik bir dürtü; mesaja cevap vermek ise başlanması gereken bir iş gibi.
Karşı taraf ne hissediyor?
Bir dönem birkaç yakın arkadaşımla bunu açıkça konuştum ve onların tarafını dinlemek gözlerimi açtı. Cevapsız kalan bir mesaj, onlar için şu soruları doğurabiliyordu:
- Kızgın mı, bir şey mi yaptım?
- Beni önemsemiyor mu?
- Başına bir şey mi geldi?
- Bu arkadaşlık tek taraflı mı?
Benim içimde olan şey ile onların içinde olan şey arasındaki mesafe beni şaşırttı. Ben utanç ve unutkanlık arasında gidip gelirken, onlar kendilerini sorguluyordu. Bu da bana mesele sadece “geç cevap vermek” değil, karşı tarafın belirsizlik içinde kalması olduğunu gösterdi.
Bende işe yarayan küçük adımlar
Mesajlara anında dönen biri olmadım ve muhtemelen olmayacağım. Ama döngüyü gevşeten birkaç alışkanlık edindim:
- Hemen kısa bir onay. Uzun cevap gerektiren bir mesaj geldiğinde, o an sadece “Gördüm, akşam düzgünce yazacağım” diyorum. Bu tek cümle karşı tarafı belirsizlikten kurtarıyor, beni de baskıdan.
- Okunmamış olarak işaretlemek. Cevap vermeye vaktim olmadığında mesajı yeniden okunmamış hâle getiriyorum. Böylece görünür kalıyor ve zihnimden silinmiyor.
- Sesli mesaj. Yazmak bana ağır geldiğinde birkaç saniyelik bir sesli mesaj çok daha kolay oluyor. Karşı taraf da çoğu zaman sesimi duymaktan memnun.
- Günlük bir mesaj anı. Akşam çayımı içerken birkaç dakikalığına bekleyen mesajlara bakıyorum. Bunu bir kural değil, küçük bir ritüel gibi görmeye çalışıyorum.
- Yeterince iyi cevap. Mükemmel cevabı beklemek yerine samimi ama kısa bir cevap vermek. Çoğu insan uzun bir mektup değil, sadece bir işaret bekliyor.
Bu adımların hiçbiri her gün işlemiyor. Bazı haftalar yine her şey birikiyor. Ama artık birikmeye başladığını fark edip küçük bir adımla geri dönebiliyorum.
Grup sohbetleri ayrı bir dünya
Kalabalık grup sohbetleri bende bambaşka bir zorluk yaratıyor. Birkaç saat bakmayınca yüzlerce mesaj birikiyor ve hepsini okumadan bir şey yazmak bana tuhaf geliyor. Hepsini okumak ise gözümde büyüyor, o yüzden hiç açmıyorum. Bu arada grupta benden beklenen bir cevap, bir oy ya da bir onay da kaybolup gidiyor.
Burada işime yarayan şey, her şeyi okuma zorunluluğunu bırakmak oldu. Grubun en sonuna bakıp “Bir şey kaçırdım mı, benden bir şey bekleyen var mı?” diye sormak bazen en kestirme yol. Önemli grupların bildirimlerini açık, kalabalık sohbetlerinkini sessizde tutmak da hangi mesajın gerçekten beni beklediğini ayırt etmeme yardım ediyor.
Yakınlarına önceden söylemek
Belki de en çok işe yarayan şey, yakın çevreme bu konuda dürüst olmak oldu. Onlara şöyle bir şey söyledim: “Mesajlarına geç dönebilirim. Bu sana kızgın olduğum ya da seni önemsemediğim için değil. Acil bir şey olursa lütfen ara ya da bir daha yaz.”
Bu açıklama iki şey yaptı. Birincisi, karşı tarafın cevapsız mesajı kişisel algılama ihtimalini azalttı. İkincisi, benim de üzerimdeki baskıyı hafifletti. Artık her geç cevap bir ihanet gibi gelmiyordu.
Geç kalan mesaja nasıl dönülür?
Uzun süre cevap vermediğim birine dönerken eskiden paragraflarca özür yazardım. Şimdi daha sade bir yol deniyorum: “Geç döndüm, kusura bakma. Mesajını gerçekten çok sevindim” ve ardından asıl konuya geçmek. Uzun özürler karşı tarafı beni teselli etmek zorunda bırakıyor; kısa ve sıcak bir dönüş ise sohbeti kaldığı yerden sürdürüyor.
Bazen en iyisi, sadece yeniden başlamak. Eski mesaja hiç değinmeden “Seni düşündüm, nasılsın?” diye yazmak bile bir köprüyü yeniden kurmaya yetiyor.
Kendime not
Cevapsız mesajlar beni kötü bir arkadaş yapmıyor. Ama arkadaşlarımın da belirsizlik içinde kalmayı hak etmediğini biliyorum. Bu ikisini aynı anda tutmaya çalışıyorum.
Eğer şu an ekranında bekleyen bir mesaj varsa, ona mükemmel bir cevap yazmak zorunda değilsin. Tek bir cümle yeter. Gerisi sonra gelebilir.