Telefon çaldığında önce ekrandaki ismi okuyorum. Tanıdıksa ve konu belliyse açıyorum. Bilinmeyen bir numaraysa ekranı ters çeviriyorum ve çalmasını bekliyorum. Sonra aklım o numarada kalıyor: Kimdi, ne istiyordu, bir şeyi mi kaçırdım?
Bu küçük sahne, mail ve telefon kaygısı dediğim şeyin özeti gibi. İşin zor yanı, ortada gerçek bir tehlike olmaması. Sadece cevap vermem gereken bir mesaj var ve ben, onu açamıyorum.
Kısaca: Mail ve telefon kaygısı, DEHB'de cevap vermeyi ertelemenin sık görülen yüzlerinden biri: Cevap bir karar, bir ton ve bir sonuç demek; gecikme büyüdükçe de ağırlaşıyor. Cevabı küçültmek, hazır cümleler kullanmak, okumayı yazmaktan ayırmak ve aramadan önce kısa bir not hazırlamak bende yükü hafifletti.
Mail ve telefon kaygısı neye benziyor?
Her insanda farklı görünüyor ama benim için tipik işaretler şunlar:
- Gelen kutusunu açmadan önce uzun bir hazırlık yapmak: su doldurmak, masayı toplamak, “önce şunu bitireyim” demek.
- Bir maili okuyup “sonra cevaplarım” diyerek okunmamış gibi işaretlemek.
- Bilinmeyen numaralardan gelen aramaları açmamak, sesli mesajı da dinlememek.
- Bir kurumu ya da bir kişiyi aramak zorunda olduğumda günlerce “yarın ararım” demek.
- Mesajı cevaplamayı düşünürken midede bir sıkışma hissetmek.
Bu davranışların hiçbiri tembellikten gelmiyor. Çoğu zaman mesajı çok ciddiye almamdan, tam tersine, yanlış cevap vermekten çekinmemden kaynaklanıyor.
Cevaplamak neden bu kadar ağır?
Bir mesaja cevap vermek göründüğünden çok daha fazla şey istiyor. Benim gözlemim şöyle:
- Karar. Evet mi, hayır mı, ne zaman, nasıl? Bazen tek cümleye sığacak bir cevap bile arkasında üç karar saklıyor.
- Ton. Çok resmî mi olsun, samimi mi? Kısa mı yazsam, uzun mu? Bir kelime yanlış anlaşılır mı?
- Sonuç. Cevabımın karşı tarafta ne yaratacağını düşünüyorum. Kızar mı, kırılır mı, yeni bir iş çıkar mı?
- Başka şeye geçiş. Cevap vermek, o an yaptığım şeyi bırakıp başka bir zihinsel yere gitmek demek. DEHB'de geçişler zaten zor.
Bunların hepsi küçük küçük şeyler. Ama toplandıklarında, iki cümlelik bir cevap bile gözümde bir ödev kadar büyüyor.
Telefon aramalarında ise ek bir ağırlık var: Anlık olmak. Mailde düşünmek için zamanım var. Telefonda karşımdakinin sesi, bekleyişi, söylediklerine anında cevap vermek zorunda olmam bende başka bir tür gerginlik yaratıyor. Bu yüzden telefonu tamamen bırakmadım ama yazılı bir seçenek olan her işte yazılıyı seçiyorum: randevuyu mesajla almak, bilgiyi mailden sormak gibi. Sesli konuşmak şart olduğunda ise bunun ayrı bir enerji istediğini kabul edip o aramaya özel hazırlanıyorum. Önce su, sonra not, sonra kısa bir yürüyüş.
Gecikmenin faizi
En sinsi şey, ertelemenin kendi kendini büyütmesi. Cevabı bir gün geciktirdiğimde, artık yalnızca cevabı yazmam gerekmiyor; gecikmeyi de açıklamam gerekiyor. İki gün sonra bu açıklama daha uzun olmak zorunda gibi geliyor. Bir hafta sonra mesajı açmak bile utanç verici bir şeye dönüşüyor.
Böylece gelen kutusundaki bir mail artık sadece bir mail olmaktan çıkıp, “yapamadığım şeylerin” bir sembolüne dönüşüyor. Her görünüşünde küçük bir suçluluk dalgası geliyor. O dalga da onu açmamayı daha cazip hâle getiriyor. Kaygı ve erteleme birbirini besliyor.
Bunu bildiğimde, gecikmiş bir mesaj için kendime verdiğim ilk söz şu oldu: Cevabın mükemmel olması gerekmiyor, sadece gitmesi gerekiyor.
Mail ve telefon kaygısını küçültmek için denediklerim
Bunlar benim işime yarayanlar. Her gün hepsi işe yaramıyor.
Okumayı yazmaktan ayırmak. Mesajı okumak ve cevap vermek iki ayrı iş. Önce sadece okuyorum, cevap vermek zorunda değilim. Sonra, başka bir zamanda, cevaplıyorum. Böylece açma korkusunun yarısı azalıyor.
Cevabı üç cümleye indirmek. Selam, asıl cevap, kapanış. Daha uzununu yazmaya çalışırsam saatlerce düzeltiyorum. Kısa cevap çoğu zaman yeterli.
Taslak olarak yazmak. Doğrudan “gönder” demek yerine taslak olarak yazıp bir kez okuyorum. Göndermek zorunda olmadığımı bilmek, yazmayı kolaylaştırıyor.
Kısa bir mail nöbeti tutmak. Gelen kutusuna sınırsız süreyle girmek yerine, on beş dakikalık bir zamanlayıcı kuruyorum ve “en fazla üç mail” diyorum. Süre dolunca ya da üçüncü mail bitince çıkıyorum. Sınırı olan bir iş, sınırı olmayan bir işten çok daha kolay açılıyor. Bazen üçten fazlasını da cevaplıyorum, ama bunu bir zorunluluk değil, bir bonus olarak görüyorum.
Hazır cümleler tutmak. Aşağıdaki gibi birkaç cümleyi bir notta saklıyorum:
- “Mesajınız için teşekkürler, [gün]e kadar size dönüş yapacağım.”
- “Geç yanıt verdiğim için özür dilerim, konuyla ilgili şunu söyleyebilirim:”
- “Şu an cevap veremiyorum, yarın öğleden sonra sizi arayabilir miyim?”
Bilinmeyen numaralara yazılı dönmek. Aramayı açamadığımda “Kimdi, ne istiyordu?” diye bir kısa mesaj gönderebiliyorum. Çoğu zaman cevap beni rahatlatıyor.
Aramadan önce üç satırlık not. Birini aramam gerekiyorsa şunları yazıyorum: Kimi arıyorum, ne söyleyeceğim, ne öğrenmem lazım. Arama sırasında bu not önümde duruyor. Akıl karışınca oradan okuyorum.
Aramayı küçük bir saate bağlamak. “Bir ara arayacağım” yerine “öğleden sonra iki buçukta, on dakika”. Saat belirleyince aklım o arada o numarayla uğraşmıyor.
Bir de karşı tarafın gözünden bakmayı deniyorum. Bende geç kalınmış bir cevap koca bir suç gibi duruyor, ama çoğu zaman karşımdaki bunu benim kadar büyütmüyor. Çoğu insan kendi mesaj kutusunun, kendi yetişemediği işlerinin içinde. Elbette her durumda bu geçerli değil; bazı mesajların gerçek bir son tarihi var. Ama “herkes beni yargılıyor” duygusuyla, “karşı taraf sadece cevabı bekliyor” gerçeği çoğu zaman aynı şey değil.
Gecikmiş bir mesaja nasıl dönüyorum?
En zor mesajlar, çoktan cevaplanması gerekenler. Onlara dönmek için şu üç adımı izliyorum:
- Tek cümlelik bir özür. “Geç döndüğüm için özür dilerim.” Uzun açıklamalar yazmıyorum, çünkü uzun açıklamalar kendimi savunma gibi duruyor.
- Asıl cevap. Sorulan neyse, ona cevap veriyorum.
- Gerekiyorsa bir sonraki adım: “Bu hafta içinde gönderebilirim.”
Bu kadar. Dürüst olayım: Bu yöntemle bile bazı mesajlara dönmek zor. Ama gönderdikten sonra gelen rahatlama, açmadığım on mesajın yarattığı gerginlikten çok daha iyi.
Kaygı ağırlaştığında
Bazen bu kaygı yalnızca mesajlarla sınırlı kalmıyor. Telefon çalınca panik hissediyorsan, maillere hiç dönemiyor ve bu iş ya da ilişkilerini ciddi biçimde etkiliyorsa, tek başına başa çıkmaya çalışmak zorunda değilsin. Bir psikiyatriste ya da psikoloğa gidip anlatmak, kaygının ve DEHB'nin bu tabloya ne kadar katkıda bulunduğunu birlikte anlamana yardımcı olabilir. Ben tanı koyamam; sadece kendi deneyimimi paylaşabiliyorum.
Son söz
Cevap vermek bir sınav değil, bir bağ kurmak. Bu cümleyi her mesajın başında kendime tekrar etmek istiyorum. Şu an aklında bekleyen bir mesaj varsa, ona sadece üç cümlelik bir taslak yazmayı dene. Göndermek zorunda değilsin; yalnızca yazmak, kapıyı aralamak için yeterli.