"Bunu da mı unuttun?" "Herkes yapabiliyor, sen neden yapamıyorsun?" "Yine başladın, yine bırakacaksın." Bu cümleleri bana kimse söylemedi. En azından bugün, bu sabah, kimse söylemedi. Hepsini ben söyledim, kendime, mutfakta çay demlerken.
İç eleştirmen dediğimiz ses tam olarak bu: kimse yokken bile konuşan, en hassas anlarda araya giren, sesi tanıdık gelen o yorumcu. Bu yazıda onu nasıl fark etmeye başladığımı, ondan kurtulmaya çalışırken neden yorulduğumu ve sonunda onunla nasıl daha az kavgalı bir ilişki kurmaya çalıştığımı anlatıyorum.
Kısaca: İç eleştirmen, geçmişte duyduğumuz eleştirilerin ve utanma korkusunun içeride kazandığı bir ses. DEHB'le yaşarken bu ses sık sık besleniyor. Onu susturmaya çalışmak yerine tanımak, kökünü anlamak ve her söylediğine inanmamak daha sürdürülebilir bir yol.
İç eleştirmen nereden geliyor?
Benim iç eleştirmenim yeni değil. Sanki çok uzun zamandır oradaydı ve ben onun sesini kendi düşüncem sanıyordum. Bir gün bir arkadaşım kendinden bahsederken "ben zaten hep yarım bırakırım" dedi; içimden itiraz ettim. Sonra aynı cümleyi kendim için ne kadar sık kurduğumu fark ettim.
DEHB'li biri olarak büyürken pek çok kişi benzer şeyler duyuyor: dikkatsizsin, aceleci, dağınıksın, biraz daha özen göstersen. Bu cümlelerin çoğu belki iyi niyetle, belki bir anlık sabırsızlıkla söyleniyor. Ama tekrar tekrar duyulduğunda dışarıdan gelen bir yorum olmaktan çıkıp kişiliğin bir tarifi gibi yerleşiyor.
Bir süre sonra o sesi artık başkasına ihtiyaç duymadan duyuyorsun. Öğretmenin, akrabanın, bir yöneticinin cümlesi kendi cümlen oluyor. İç eleştirmen biraz da bu birikimden yapılmış bir koro gibi.
Neden bu kadar yüksek sesli?
DEHB'le gündelik hayat, iç eleştirmene sürekli malzeme veriyor. Unutulan bir fatura, kaçırılan bir mesaj, yarım kalan bir proje. Her biri onun hikâyesine yeni bir kanıt gibi ekleniyor. Oysa aynı günde yaptığın onlarca şey kaydedilmiyor bile; eleştirmenin defteri sadece eksikleri tutuyor.
Eleştirmenin en sevdiği cümleler
Kendi iç eleştirmenimin dilini incelemeye başladığımda bazı kalıpların sürekli tekrarlandığını gördüm. Belki sende de tanıdık gelir:
- "Hep" ve "hiç": "Hep geç kalıyorsun." "Hiçbir şeyi bitiremiyorsun." Tek bir olay bütün bir hayata yayılıyor.
- Kıyaslama: "Bak, o yapabiliyor." Başkasının dışarıdan görünen hali, senin içeriden bildiğin her şeyle yarıştırılıyor.
- Geleceği karartmak: "Bu böyle giderse hiçbir yere varamayacaksın." Bugünkü bir aksilik koca bir kehanete dönüşüyor.
- Kimlik hükmü: "Sen zaten böylesin." Bir davranış, kişiliğin değişmez bir özelliği ilan ediliyor.
- Sahte motivasyon: "Kendine biraz kızarsan belki toparlanırsın." Sertlik bir çalışma yöntemi gibi sunuluyor.
Bu cümleleri yazıya dökmek bana garip bir rahatlama verdi. Kâğıtta görünce ne kadar abartılı, ne kadar katı olduklarını fark ettim. İçimde konuşurken gerçeğin ta kendisi gibi duruyorlardı; dışarıda ise sadece birer cümleydiler.
Onu susturmaya çalışmak neden işe yaramadı?
İlk tepkim savaşmak oldu. Eleştirmen konuştukça ona karşı cümleler kurdum, kendimi ikna etmeye çalıştım, "olumlu düşün" diye tekrar ettim. Bazen birkaç dakika işe yarıyordu. Sonra ses daha güçlü geri dönüyordu.
Sanırım sorun şuydu: iç eleştirmenle kavga ettiğimde, aslında kendimin bir parçasıyla kavga ediyordum. Bu da bir tür ikinci eleştiri yaratıyordu: "Kendine yine sert davranıyorsun, bunu bile düzeltemiyorsun." Kazananı olmayan bir tartışma gibiydi.
Bir de şunu fark ettim: sesi bastırmaya çalışmak, ona daha fazla dikkat vermek demekti. Ne kadar "düşünme" dersem, o kadar düşünüyordum. Dikkat zaten oynak bir şeyken, onu sürekli içerideki bir kavgaya harcamak beni daha da yoruyordu.
İç eleştirmeni korumacı bir parça olarak görmek
Bir noktada soruyu değiştirdim: Bu ses benden ne istiyor? Cevap beni şaşırttı. Eleştirmen çoğu zaman beni utanmaktan, reddedilmekten, hayal kırıklığı yaratmaktan korumaya çalışıyordu. Sadece yöntemi çok eskiydi: "Önce ben seni utandırayım ki başkası utandırmasın."
Bu bakış açısı onun söylediklerini haklı çıkarmıyor. Ama onunla ilişkimi değiştirdi. Artık karşımda bir düşman değil, korkmuş ve abartan bir koruyucu görüyorum. Ona "Endişeni anlıyorum ama bu şekilde konuşmana gerek yok" diyebiliyorum.
Bu küçük kayma, kendime karşı tutumumu da yumuşattı. Eleştirmen konuştuğunda paniğe kapılmak yerine "Ha, yine korktu" diyebiliyorum. Korkunun ardındaki ihtiyacı görünce, ona başka bir yoldan cevap vermek mümkün hale geliyor.
Eleştiri ile gerçek bir uyarı arasındaki fark
İç eleştirmeni yumuşatmaya çalışırken bir korkum vardı: Ya hiçbir hatamı görmez olursam? Ya kendime fazla iyi davranıp gerçekten düzeltmem gereken şeyleri kaçırırsam? Bu korkuyu ciddiye almak istedim, çünkü haklı bir yanı var.
Zamanla iki sesi ayırt etmeyi öğrendim. Gerçek bir uyarı somut ve ileriye dönük konuşuyor: "Bu raporu cuma gününe yetiştirmek için bugün başlaman gerekiyor." İç eleştirmen ise genel ve geriye dönük konuşuyor: "Zaten hiçbir zaman zamanında bitiremezsin." Birincisi bana bir adım gösteriyor, ikincisi sadece bir hüküm veriyor.
Bir başka fark da bedende hissettirdikleri. Gerçek bir uyarı biraz gerginlik yaratıp harekete geçiriyor. Eleştirmenin sesi ise beni donduruyor, küçültüyor, çoğu zaman da işten daha çok uzaklaştırıyor. Kendime "Bu cümle beni hareket ettiriyor mu, yoksa saklanmak mı istiyorum?" diye sormak, ikisini ayırmada en çok işime yarayan soru oldu.
Ona bir isim ve bir koltuk vermek
Kulağa tuhaf gelebilir ama iç eleştirmenime bir isim verdim. Aslında isimden çok bir karakter: köşede oturan, her şeye burun kıvıran, çok yorgun bir müfettiş. Onu böyle hayal edince sesi biraz komikleşti, biraz da daha az otoriter oldu.
Benim işime yarayan birkaç küçük alışkanlık şöyle:
- Sesi etiketlemek: Bir cümle geçtiğinde "Bu benim düşüncem mi, müfettişin cümlesi mi?" diye sormak.
- Cümleyi yazıya dökmek: En yüksek sesli cümleleri bir kâğıda yazıp yanına daha gerçekçi bir versiyonunu eklemek.
- Kanıt istemek: "Hep" diyorsa, gerçekten hep mi? Genellikle değil.
- Ona görev vermek: "Bu konuda gerçekten önemli bir uyarın varsa onu söyle, gerisini bırak." Bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor.
- Son sözü ona bırakmamak: Eleştirmen konuşabilir ama karar veren o değil.
Bunların hiçbiri onu tamamen susturmadı. Ama artık bir koltukta oturuyor, mikrofon her zaman onda değil.
Bu akşam için
İç eleştirmen bir gecede gitmiyor; benimki de hâlâ burada. Bazı günler çok sessiz, bazı günler yine o eski koroyu kuruyor. Farkı şu: artık onun söylediklerini otomatik olarak gerçek kabul etmiyorum.
Bu akşam belki sadece şunu deneyebilirsin: bugün kendine söylediğin en sert cümleyi hatırla ve onu yüksek sesle değil, bir kâğıda yaz. Sonra ona dışarıdan bak. Kimin sesi bu? Ve gerçekten haklı mı?
Eğer bu ses çok yoğunsa, uzun süredir seni yoruyorsa ya da umutsuzluk eşlik ediyorsa bunu yalnız taşımak zorunda değilsin. Bir psikologla konuşmak, o koroyu tanımanın ve sesini kısmanın yollarından biri olabilir.