“Yeri olmayan eşya, her yerde olur.” Bu cümleyi bir yerde duydum mu, kendim mi uydurdum, artık hatırlamıyorum. Ama evimdeki pek çok dağınıklığı tek cümlede özetliyor. Şarj kabloları, makas, bant, gözlük, kulaklık… Hepsi ya her yerdeydi ya da hiçbir yerde.
Her eşyanın bir yeri olması, kulağa çok sıradan bir öğüt gibi geliyor. Belki de bu yüzden uzun süre ciddiye almadım. Ama DEHB ile yaşarken, bu basit fikrin aslında ev düzeninin en sessiz temellerinden biri olduğunu fark ettim. Bu yazıda yer belirlemenin neden önemli olduğunu ve benim için iyi bir “yer”in nasıl bir şey olduğunu anlatıyorum.
Kısaca: Her eşyanın bir yeri olması, onu kaldırırken karar vermeyi ve ararken hatırlamayı gereksiz kılar. DEHB'de en iyi yer, eşyanın kullanıldığı noktaya en yakın, tek hamlede ulaşılan ve mümkünse görünür olan yerdir. Eşyayı aslında nereye bıraktığını gözlemleyip yeri oraya taşımak çoğu zaman işe yarar.
Her eşyanın bir yeri neden bu kadar önemli?
Elime bir eşya aldığımda ve onu bırakmam gerektiğinde, kafamda küçük bir soru beliriyor: “Bunu nereye koyayım?” Eşyanın sabit bir yeri yoksa bu soru her seferinde yeniden cevaplanmak zorunda. Ve DEHB'de, özellikle yorgun anlarda, bu küçük kararlar şaşırtıcı biçimde ağır gelebiliyor. Karar veremeyince eşya en yakın yüzeye iniyor. Yığınlar da böyle başlıyor.
Yeri belli olan bir eşyada bu soru ortadan kalkıyor. Makas mutfak çekmecesinin solunda duruyorsa, makası kullandıktan sonra düşünmeme gerek yok. Elim zaten oraya gidiyor. Karar yükü azalıyor.
İkinci büyük fayda, aramakla geçen zamanın azalması. Bir eşyanın sabit bir yeri olduğunda, onu ararken hafızama güvenmem gerekmiyor. “Son nerede kullandım?” sorusu yerine “Yerinde mi?” sorusunu soruyorum. Yerinde değilse bile, nerede olmadığını biliyorum; bu da aramayı daraltıyor.
Üçüncüsü ise daha duygusal: Yeri olan eşyalar, evde bir sakinlik hissi yaratıyor. Her yüzeyin üstünde sahipsiz eşyalar olmadığında, göz dinleniyor. Benim gibi görsel kalabalıktan kolay yorulan biri için bu küçük bir şey değil.
İyi bir “yer” neye benzer?
Uzun süre eşyalara “olması gereken” yerleri verdim. Kalemler kalemliğe, makas makas çekmecesine, ilaçlar banyo dolabına. Bu yerler mantıklıydı ama benim günlük hareketlerimle hiç örtüşmüyordu. Sonuç: Eşyalar o yerlere hiç gitmedi.
Zamanla iyi bir yerin benim için birkaç özelliği olduğunu fark ettim:
- Kullanıldığı yere yakın. Bir eşya en çok nerede kullanılıyorsa, yeri orada ya da hemen yanında olmalı. Telefon şarjı yatakta kullanılıyorsa, kablo yatağın yanında yaşamalı.
- Tek hamlede ulaşılabilir. Bir kapağı açıp, bir kutuyu çekip, bir başka kutuyu kaldırmak gerekiyorsa o yer bende işlemiyor. En iyisi, eşyayı tek bir hareketle bırakabileceğim yer.
- Mümkünse görünür. Göremediğim yerdeki eşyayı unutuyorum. Bu yüzden sık kullandığım şeyler için açık raflar, kancalar ve şeffaf kutular kullanıyorum.
- Yeterince geniş. Yer dar olunca eşyalar taşıyor, taşan eşyalar etrafa yayılıyor. Biraz boşluk bırakmak, sistemin nefes almasını sağlıyor.
- Mantığı bana ait. Başkasına anlamsız gelebilir. Önemli olan, benim elimin oraya kendiliğinden gitmesi.
Bu listeyi yazdıktan sonra evimdeki pek çok “yer”in aslında birer engel olduğunu gördüm. Eşyaların suçu yokmuş; yanlış adreslere gönderilmişler.
Yer belirlemek için küçük bir yöntem
Bende en iyi işleyen yöntem, eşyaya bir yer dayatmak yerine eşyanın kendisinin seçtiği yeri gözlemlemek oldu. Şöyle yapıyorum:
- Bir eşya seç. Sürekli kaybettiğin ya da sürekli ortada duran bir şey. Örneğin anahtarlar, gözlük ya da kulaklık.
- Bir hafta boyunca nereye bıraktığını izle. Değiştirmeye çalışmadan, sadece fark et. Genellikle bir ya da iki favori yer çıkıyor ortaya.
- O yeri resmileştir. Eşyanın en sık bırakıldığı yere küçük bir tepsi, bir kase ya da bir kanca koy. Artık orası onun resmi adresi.
- Gerekirse ikinci bir yer ekle. Bazı eşyalar iki yerde kullanılıyor. Makasın biri mutfakta, biri çalışma masasında olabilir. İkinci bir makas almak, bin kez yer değiştirmekten daha kolay.
- Bir süre sonra yeniden bak. Yer işliyor mu? Eşya oraya gidiyor mu? Gitmiyorsa yeri değiştir.
Bu yöntem bana şunu öğretti: Düzen, alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışmaktan değil, alışkanlıklarımın etrafına kurulmaktan geliyor. Ben zaten her gün belli yerlere eşya bırakıyorum. O yerleri biraz düzenlemek, hepsini sıfırdan değiştirmeye çalışmaktan çok daha sürdürülebilir.
Etiketler, kutular ve sınırlar
Bir eşyanın yeri belli olduktan sonra, onu hatırlamak için küçük yardımcılar işe yarayabiliyor. Ben etiketleri çok seviyorum ama bir koşulla: Etiket sade ve büyük olmalı. Kutunun üzerinde “piller” ya da “kablolar” yazması, içini açmadan neyin nerede olduğunu hatırlamamı sağlıyor. Özellikle kapaklı kutular için etiket neredeyse şart.
Kutular ve sepetler ise bir tür sınır işlevi görüyor. Kabın boyutu, o eşyadan ne kadar saklayabileceğimi belirliyor. Kablolar kutusu dolduysa, yeni bir kablo almadan önce eskilerden birini elden çıkarmam gerektiğini anlıyorum. Sınır olmayınca eşyalar sessizce çoğalıyor.
Burada dikkat ettiğim bir şey var: Düzenleme ürünleri almak, düzen kurmakla aynı şey değil. Bir dönem, her sorunu yeni bir kutuyla çözebileceğimi sandım. Kutular çoğaldı ama düzen gelmedi. Şimdi önce elimdeki kaplarla deniyorum, gerçekten işlediğini görürsem o zaman güzelini alıyorum.
Evi başkalarıyla paylaşıyorsan, yerlerin herkes için anlaşılır olması da önemli. Benim mantığım bir başkasına hiç mantıklı gelmeyebilir; o yüzden ortak eşyalarda etiket daha da işe yarıyor. Bir de şunu hatırlamak iyi: Bir yer, sadece belirlendiği gün için değil, sonraki aylar için de işlemeli. Mevsim değiştiğinde, iş düzenin değiştiğinde ya da yeni bir hobiye başladığında yerler de değişebilir. Bir eşyanın adresini değiştirmek, sistemi bozmak değil; onu güncel tutmak.
Yeri olmayan eşyalar ne olacak?
Her eşyaya yer bulmaya çalışırken bir gerçekle yüzleştim: Bazı eşyaların yeri yok, çünkü aslında evimde olmalarına gerek yok. Bir dönem aldığım ama kullanmadığım şeyler, “bir gün lazım olur” diye sakladıklarım, hediye gelip ne yapacağımı bilemediğim nesneler.
Bunlar için evde bir “yersizler kutusu” tutuyorum. Bir yer bulamadığım eşya önce oraya giriyor. Belli aralıklarla kutuyu açıp bakıyorum: Bu eşyaya hâlâ ihtiyacım var mı? Varsa ona gerçekten bir yer açıyorum. Yoksa birine veriyorum ya da bağışlıyorum. Kutu, bu kararı acele etmeden, kendi zamanımda vermemi sağlıyor.
Son söz
Her eşyanın bir yeri olması, evimin her zaman düzenli olduğu anlamına gelmiyor. Eşyalar hâlâ ortada kalıyor, hâlâ sandalyelerde birikiyor. Ama artık toplamaya başladığımda, her eşya için ayrı bir karar vermem gerekmiyor. Elim nereye gideceğini biliyor.
Bugün sadece bir eşyaya yer verebilirsin. Belki her sabah aradığın o şeye. Bir kase, bir kanca, bir tepsi. Küçük bir adres, büyük bir rahatlama olabilir.