Masama oturduğumda önce yaptığım şey işe başlamak olmuyor, masayı okumak oluyor. Kupanın yanındaki fatura, kenardaki kulaklık, yarım kalmış not, ekranın köşesinde duran üç sekme. Her biri küçük bir “Beni de unutma” cümlesi gibi gözüme çarpıyor ve ben, bu cümlelerin hepsini cevaplamaya çalışırken asıl işi unutuyorum.
Görsel dağınıklık ve dikkat arasındaki bu bağı fark etmem uzun sürdü. Uzman değilim; bu yazıda DEHB ile yaşayan bir yetişkin olarak, gözümün neye takıldığını azaltmanın bende neleri değiştirdiğini, neleri değiştirmediğini anlatıyorum. Herkes için aynı sonucu vereceğini söylemiyorum.
Kısaca: Gözün takıldığı her nesne, DEHB'li biri için küçük bir dikkat daveti olabilir. Çalıştığın yerden görünen alanı sadeleştirmek odağı kolaylaştırabilir; ama gerekli şeyleri tamamen gizlemek unutmaya yol açar. Önemli olan her yeri toplamak değil, göz hizasındaki küçük alanı işe ayırmak.
Görsel dağınıklık ve dikkat: gözüm neden her şeye takılıyor?
Benim dikkatim bir filtre gibi çalışmıyor. Çoğu insanın arka plana attığı şeyleri, ben de fark ediyorum ve fark ettiğim şey kafamda bir “yapılacak” ya da bir “merak” olarak açılıyor. Fatura beni ödemeyi düşünmeye, kulaklık bir şarkıyı hatırlamaya, yarım not bir fikrin devamını getirmeye çağırıyor. Her biri tek başına küçük; ama toplamda dikkatimi bir sürü yöne dağıtıyor.
Bir akşam sadece tek bir e-postayı yazmak için oturduğumu hatırlıyorum. Yirmi dakika sonra e-posta yarım duruyordu ama masanın bir köşesini toplamış, iki kâğıdı okumuş ve bir bardağı mutfağa götürmüştüm. Hiçbiri kötü şey değildi; hepsi gözüme çarpan şeylerin beni sürüklediği küçük yan yollardı.
Bunu bir kusur gibi değil, bir bilgi gibi okuyorum. Göz, beynin en hızlı bilgi aldığı kapı. Bu kapıdan fazla şey giriyorsa, işin ihtiyacı olan dikkat azalıyor. Bunu DEHB'li herkesin böyle yaşadığını söylemek istemiyorum; yalnızca benim için tekrar eden bir örüntü olduğunu söylüyorum.
Dağınıklık ile görsel gürültü aynı şey değil
Bir ayrım yapmak işime yaradı: dağınıklık ile görsel gürültü her zaman aynı şey değil. Bir kutu dolusu karışık kâğıt, kapalı bir çekmecede duruyorsa gürültü yapmıyor. Aynı kâğıtlar masanın ortasındaysa her bakışımda bir şeyler söylüyor.
Ayrıca bazı düzenli şeyler de gürültü yapabiliyor. Rengârenk, sıralı bir kitaplık bana huzurlu gelmiyor; gözüm sırtlardaki yazıları okumaya, merak etmeye başlıyor. Yani mesele ne kadar düzenli göründüğünden çok, ne kadar çok şeyin “beni oku” demesiyle ilgili. Bunu anlayınca masamı güzel görünmesi için değil, sessizleşmesi için düzenlemeye başladım.
Gözün gördüğü alanı küçültmek
Her şeyi toplamak büyük bir iş ve çoğu zaman başlamadan bırakıyorum. Bunun yerine “bu işi yaparken gözüme ne giriyor?” diye bakıyorum ve sadece onunla ilgileniyorum. Bende işe yarayanlar:
- Göz hizasına bakmak. Oturduğumda ekranın çevresinde ve karşımda ne varsa onlar önemli. Arkamdaki ya da yanımdaki yığınlar daha az rahatsız ediyor.
- Tek işlik masa. Masada yalnızca o an yaptığım işin gerektirdiği şeyler kalıyor. Diğerlerini bir kutuya ya da masanın başka bir ucuna topluyorum, düzenlemeden, sadece uzaklaştırarak.
- Örtmek. Gözüme batan bir yığın varsa üstüne bir bez ya da bir kâğıt atıyorum. Düzenlenmiş olmuyor, ama görünmez oluyor ve şu an bana yeten bu.
- Yönü değiştirmek. Bazen en kolay çözüm masayı ya da sandalyeyi bir duvara bakacak biçimde çevirmek oluyor. Karşımdaki boş duvar, çok güzel bir manzaradan daha sakin.
- İş bitince tek bir şey toplamak. Masadan kalkarken sadece bir şeyi yerine koyuyorum. Ertesi gün oturduğumda masa biraz daha az bağırıyor.
Bunların hiçbiri “tertemiz bir masa” hedefi için yapılmıyor. Hedef, gözümün bir sonraki işe daha az takılması.
Bir de küçük bir gözlem alıştırmam var: işe oturduğum ilk beş dakikada gözümün nereye gittiğine bakıyorum. Yazmıyorum, puanlamıyorum, sadece fark ediyorum. Gözüm hep aynı yere kayıyorsa o şey ya masadan kalkmalı ya da örtülmeli. İki üç günde masamın hangi köşesinin “gürültülü” olduğu belli oluyor.
Ortak kullanılan alanlarda, ya da başkalarının eşyalarının olduğu yerlerde her şeyi ben belirleyemiyorum. Orada kendi küçük sınırımı çiziyorum: bir klasör, bir tepsi ya da bir kutunun içinde “benim alanım”. Bu sınırın içi sade kalırsa, dışının dağınıklığı daha az bana ulaşıyor.
Her şeyi saklamak da çözüm değil
Bir dönem gözümün gördüğü her şeyi çekmeceye koymaya çalıştım. Masa harika göründü, ama bu sefer unuttuğum şeyler çoğaldı. Çünkü benim için gözden ırak olan, çoğu zaman akıldan da ırak oluyor. Ödenmesi gereken fatura çekmecede kalınca ödenmedi.
O yüzden iki türü ayırıyorum: işimi destekleyen görünürlük ve işimi bölen görünürlük. Şu an yaptığım iş için gereken şeyler göz önünde olsun; başka işlere ait olanlar ise ya bir “sonra” kutusunda ya da yalnızca yeri bilinen bir yerde dursun. Bazı şeyleri hiç gizlemiyorum; örneğin yarın yapmam gereken iş için tek bir kâğıt, masada, belirgin bir yerde. Bu kâğıt bir hatırlatıcı değil, sadece yarının bana bıraktığı küçük bir kapı aralığı. Gözüm ona takıldığında yük gibi değil, bir kolaylık gibi hissediyorum; çünkü bunu ben seçtim ve tek bir tane.
Ekrandaki dağınıklık da bir yük
Görsel dağınıklık sadece fiziksel bir masa meselesi değil. Masaüstündeki onlarca dosya, açık duran onlarca sekme, bildirim balonları da aynı şeyi yapıyor. Her sekme küçük bir bekleyen iş gibi bana bakıyor.
Burada da küçük bir işe yarar fikir: Çalışmaya başlarken yalnızca o işe ait pencereyi açık bırakıyorum, diğerlerini kapatıyorum ya da başka bir pencere grubuna alıyorum. Tam ekran modu, bildirimleri kısmak, gözüme çarpan şeyleri azaltmak. Bunu bir disiplin olarak yapmıyorum; sadece göz yorgunluğunu ve zihinsel gürültüyü azaltmak için.
Dağınık masayla da çalışabildiğim günler
Bu konuda dürüst olmam lazım: Her gün dağınık masa beni etkilemiyor. Bazı günler yoğun, ilgimi çeken bir işin içindeyken masada yığınlar olsa da fark etmiyorum bile. Bazı günler ise tek bir kâğıt göz kırpıyor.
O yüzden kendime “masa düzgün olmadan çalışamam” kuralını koymamaya çalışıyorum. Dağınıklığın her zaman bir engel olmadığını bilmek, işe başlamayı bir kusursuz düzene bağlamaktan kurtarıyor. Başlamak için masanın hazır olmasını beklemiyorum; masayı, başlamak için yeterli olacak kadar yönetiyorum. Eğer dağınıklık beni gerçekten tıkıyorsa, ona bir kere bakıp “küçük bir alan açayım” diyorum, hepsini değil.
Son söz
Çevremin dağınıklığı yüzünden bir dönem kendimi çok eleştirdim. Şimdi biliyorum ki mesele düzenli olup olmamam değil, gözümün neye takıldığını bilmem. Bu bilgi, masayı bir ödül ya da ceza meselesi olmaktan çıkarıp bir ortam ayarı yaptı.
Bir dahaki sefere işe oturmadan önce gözlerini masanın üzerinde bir tur dolaştır ve sor: “Şu an hangi şey bana bağırıyor?” Birini, sadece birini uzaklaştırmak bile fark yaratabilir.