Yemek masasının sol köşesi. Yatak odasındaki sandalye. Kapının yanındaki ayakkabılık, mutfak tezgâhının pencereye bakan ucu, banyodaki çamaşır makinesinin üstü. Bende bu noktaların her biri, zaman içinde kendi küçük dağını büyütür. Kimse oraya bir şey koymaya karar vermemiştir; yine de bir sabah bakarsın, oradadır.
Evde biriken yığınlar, DEHB ile yaşayan pek çok insanın tanıdığı bir manzara. İngilizce konuşulan DEHB çevrelerinde bunlara şaka yollu “doom pile”, yani kıyamet yığını deniyor. Ben daha sakin bir isim tercih ediyorum: ertelenmiş kararların dağı. Bu yazıda bu dağların nasıl oluştuğunu ve onları utanmadan, parça parça nasıl erittiğimi anlatıyorum.
Kısaca: Evde biriken yığınlar çoğu zaman ertelenmiş küçük kararlardan oluşur. Bir yığını eritmek için en üstten başlayıp her eşyayı birkaç basit kategoriye ayırmak, kısa bir süre belirlemek ve yığınlara izin verilen belirli noktalar seçmek, bende en işe yarayan yol oldu.
Evde biriken yığınlar nasıl oluşuyor?
Bir eşyayı elime aldığımda, onu yerine koymak için birkaç şey gerekiyor: Yerinin neresi olduğunu bilmek, oraya kadar gitmek ve yolda dikkatimin dağılmaması. Bunların herhangi biri aksadığında eşya en yakın düz yüzeye iniyor. “Şimdilik buraya koyayım” diyorum. O “şimdilik”, çoğu zaman haftalara uzanıyor.
Bir yüzeyde tek bir eşya varken o yüzey hâlâ boş sayılır. İki eşya, üç eşya… Bir noktadan sonra oraya bir şey koymak için izin gerekmiyor; zaten yığın var, bir tane daha neyi değiştirir? Yığın kendi yerçekimini oluşturuyor ve etrafındaki her şeyi kendine çekiyor.
DEHB'de bunun birkaç tanıdık sebebi var. Karar vermek yorucu, özellikle de küçük ve sıkıcı kararlar. Görmediğim şeyi unuttuğum için eşyaları kaldırmak yerine göz önünde tutmak istiyorum. Bir de “yarım kalmış” işler var: okunacak bir mektup, tamir edilecek bir kolye, iade edilecek bir paket. Bunlar bir yere kaldırılırsa unutulacakmış gibi geliyor; o yüzden açıkta bekliyorlar.
Bir yığının içinde aslında ne var?
Bir gün bir yığını sadece incelemek için oturdum. Toplamadan, yalnızca içinde neler olduğuna baktım. Gördüklerim kabaca şu gruplara ayrılıyordu:
- Yeri olmayan şeyler. Evde belirli bir yeri olmayan, bu yüzden her yerde olan eşyalar: şarj kabloları, yedek piller, tek kalmış eldiven.
- Yeri olan ama oraya gitmemiş şeyler. Gözlük kılıfı, bir kitap, bir fincan. Yerleri belli; sadece yolun sonuna varamamışlar.
- Karar bekleyen şeyler. Atılsın mı saklansın mı bilemediğim kâğıtlar, belki birine vereceğim bir hediye, belki yeniden kullanacağım bir kutu.
- Yarım işler. Dikilecek bir düğme, imzalanacak bir form, iade edilecek bir ürün.
- Çöp. Fiş, ambalaj, kurumuş bir kalem. Utanarak söyleyeyim, her yığında epey çöp çıkıyor.
Bu ayrımı görmek bana çok şey anlattı. Yığının yarısından fazlası aslında hızlıca halledilebilecek şeylerdi. Beni korkutan, içindeki küçük bir kısımdı: karar bekleyen ve yarım kalmış şeyler. Ama o küçük kısım, bütün yığının ağırlığını taşıyormuş gibi hissettiriyordu.
Bir de yığınların duygusal tarafı var. Bazı eşyalar orada duruyor çünkü onlara bakmak bir şey hatırlatıyor: bitmemiş bir hobi, ertelenmiş bir telefon görüşmesi, aldığım ama hiç kullanmadığım bir şey. Bu eşyaları elime aldığımda yalnızca “nereye koysam” değil, “neden bunu hâlâ yapmadım” sorusuyla da karşılaşıyorum. Yığına yaklaşmanın bu kadar ağır gelmesinin bir sebebi de bu. Bunu bilmek, o eşyalar karşısında kendime biraz daha yumuşak davranmamı kolaylaştırdı.
Bir yığını eritmek: adım adım
Bir yığını “toplamak” yerine “eritmek” demeyi seviyorum. Toplamak, bir oturuşta bitirmeyi çağrıştırıyor. Eritmek ise yavaş yavaş, parça parça küçültmek demek. Benim yöntemim şöyle:
- Tek bir yığın seç. Evdeki bütün yığınları değil, bugün en çok canını sıkanı. Hatta yığının tamamını değil, sadece üst yarısını.
- Yanına üç kap koy. Bir çöp poşeti, “başka odaya ait” için bir sepet ve “karar bekliyor” için bir kutu. Bu kadar.
- Zamanlayıcı kur. On beş dakika iyi bir başlangıç. Süre bitince durabilirsin.
- En üstten başla. Hangi eşyadan başlayacağını seçmeye çalışma. En üstteki eşyayı al, nereye gideceğine karar ver, bir sonrakine geç.
- Yeri bu odadaysa hemen koy. Yeri başka odadaysa sepete at. Yolda dikkatini dağıtacak bir yürüyüşe çıkma.
- Emin değilsen karar kutusuna at. Karar verememek, işin durması anlamına gelmesin. Kutu daha sonra, ayrı bir oturuşta açılabilir.
- Bitince sepeti dağıt. Sepeti alıp tek tur yap. Enerjin bittiyse sepet yarın da dağıtılabilir; en azından eşyalar tek bir yerde.
Bu yöntemin en önemli parçası benim için altıncı adım. Karar kutusu, yığının en ağır kısmını ayrı bir kaba alıyor. Böylece geri kalan kolay kısımları rahatça eritebiliyorum. Karar kutusunu da kendi başına küçük bir iş olarak, enerjimin daha yüksek olduğu bir zamana bırakıyorum.
Yığınlarla savaşmak yerine onlara sınır çizmek
Bir dönem hiç yığın olmayan bir ev hayal ettim. Her şey yerinde, bütün yüzeyler boş. Bu hayal beni sadece yordu. Çünkü yığın oluşmasının sebebi ortadan kalkmıyordu; ben sadece her seferinde onlarla savaşıyordum.
Sonra başka bir yol denedim: Yığınlara izin verilen yerler belirledim. Kapının yanında bir sepet, çalışma masamın köşesinde bir tepsi, yatak odasında bir kutu. Bu yerler “şimdilik buraya koyayım” cümlesinin resmi adresleri oldu. Yığın oluşuyor, ama sınırları belli bir kabın içinde oluşuyor. Kap dolduğunda boşaltma zamanı geldiğini anlıyorum.
Bunun bir faydası daha oldu: Masanın tamamı yerine bir tepsiyi boşaltmak çok daha az korkutucu. Kabın kenarları işe bir başlangıç ve bir bitiş veriyor.
Yığınların ne sıklıkla boşaltılacağını da sabitlemeye çalıştım. Benim için en iyi zaman, akşam yemeğinden sonraki kısa bir an. Her gün olmuyor. Ama haftada birkaç kez olduğunda yığınlar dağa dönüşmeden tepe olarak kalıyor.
Bende işe yaramayan şeyler
Dürüst olmak gerekirse şunlar bende pek tutmadı:
- Bütün evi tek seferde toplamaya çalışmak. Başlıyorum, birinci yığında karar yorgunluğuna giriyorum, ikinci yığında bırakıyorum. Arkamda üç yarım iş kalıyor.
- Yığını bir dolaba tıkmak. Görüntü düzeliyor ama içindeki yarım işler ve karar bekleyen şeyler gözümün önünden kayboluyor. Birkaç ay sonra o dolabı açtığımda, unuttuğum bir faturayla ya da kaçırdığım bir iade süresiyle karşılaşıyorum.
- “Her şeye bir yer bulana kadar başlamamak.” Mükemmel bir sistem kurmak için bekledikçe yığınlar büyüdü. Önce eritmek, sonra yer bulmak bende daha iyi işledi.
Bitirirken
Yığınlar bende hâlâ oluşuyor ve muhtemelen hep oluşacak. Farkı şu: Artık bir yığına bakınca kendimi değil, ertelenmiş birkaç kararı görüyorum. Ve kararlar, tek tek ele alındığında, bir dağ kadar büyük değil.
Bugün bir yığının sadece en üstteki beş eşyasına bakmak bile bir şey. O beş eşya yerine gittiğinde dağ biraz alçalır. Yarın biraz daha alçalabilir. Hiçbir dağ tek seferde erimiyor; çoğu zaman eritmeye gerek de yok, sadece taşınabilir bir boyutta kalması yeterli.