Bulaşığın en ağır kısmı, bende hiçbir zaman tabakları yıkamak olmadı. En ağır kısım lavaboya bakmaktı. Mutfağa her girdiğimde göz ucuyla gördüğüm, sonra hemen başımı çevirdiğim o yığın. Her bakışta biraz daha büyümüş gibi gelirdi; çünkü gerçekten büyüyordu.
Bulaşık biriktirmek, DEHB ile yaşayan pek çok insanın sessizce taşıdığı bir yük. Dışarıdan bakan biri için “beş dakikada yıkarsın” kadar basit görünebilir. İçeriden ise başlamanın zorluğu, duyusal rahatsızlık, biriktikçe büyüyen bir suçluluk ve bitmeyen bir döngü var. Bu yazıda o yığınla nasıl kavga etmeyi bırakıp barışmaya başladığımı anlatıyorum.
Kısaca: Bulaşık biriktirmek çoğu zaman başlama zorluğu, duyusal rahatsızlık ve yığın büyüdükçe artan kaçınmanın birleşimidir. Duyusal kısmı hafifletmek, yığını küçük parçalara bölmek, kullanılan bulaşık miktarını azaltmak ve kendine kızmak yerine tek bir tabakla başlamak işi çok daha taşınabilir hâle getirir.
Bulaşık biriktirmek neden bu kadar kolay?
İlk tabak lavaboya girdiğinde iş küçük. Beş dakika, belki daha az. Ama o beş dakikayı “sonra”ya bıraktığımda, akşam yemeğinden sonra iki tabak daha geliyor. Sonra bir tencere. Ertesi sabah bir fincan. Her eklenen parça, başlama eşiğini biraz daha yükseltiyor.
DEHB'de başlamak zaten zor; özellikle de ödülü uzak, sıkıcı ve tekrarlayan bir işe. Bulaşık bunların hepsi. Yıkadığın an bitiyor gibi görünüyor ama birkaç saat sonra yeniden başlıyor. Bitiş çizgisi olmayan bir iş, beynimin “hadi yapalım” demesi için pek bir sebep sunmuyor.
Bir de kaçınma döngüsü var. Yığın büyüdükçe ona bakmak rahatsız edici hâle geliyor. Rahatsız olduğum şeyden kaçıyorum. Kaçtıkça yığın büyüyor. Bir noktadan sonra mesele bulaşık olmaktan çıkıyor, o yığının temsil ettiği şeye dönüşüyor: “Ben bunu bile yapamıyorum.” Oysa bu bir yetenek meselesi değil; sadece büyümüş bir başlama eşiği.
Duyusal kısmı hafifletmek
Uzun süre bulaşık yıkamaktan neden bu kadar kaçtığımı tam anlamamıştım. Sonra fark ettim ki işin bir kısmı fiziksel bir rahatsızlıktı. Islak ekmek parçaları, tabağa yapışmış yemek, sudaki yağ tabakası, ellerime değen o kaygan doku. Bazı insanlar bunları hiç fark etmiyor. Bende ise bu duyumlar işi ayrıca ağırlaştırıyordu.
Bunu fark ettikten sonra küçük değişiklikler yaptım:
- Eldiven. Kalın, iyi oturan bir bulaşık eldiveni. Elime değen dokuların çoğu ortadan kalktı. Basit ama gerçekten fark yaratan bir şey oldu.
- Kazıma için ayrı bir araç. Tabaktaki artıkları elle değil, küçük bir silikon spatulayla çöpe sıyırmak.
- Sevdiğim bir koku. Bulaşık deterjanının kokusu bana gerçekten iyi geliyorsa, işe yaklaşmak biraz daha kolay oluyor.
- Kulaklıkta bir şey. Müzik, bir podcast ya da sesli kitap. Sıkıcılığı başka bir uyaranla dengelemek bende çok işe yarıyor.
- İyi ışık. Akşam loş bir mutfakta yıkamak daha kasvetli geliyor. Tezgâh üstü küçük bir ışık bile ortamı değiştirebiliyor.
Bunların hiçbiri bulaşığı kendiliğinden yıkamıyor. Ama işin “katlanılmaz” kısmını “katlanılabilir” hâle getiriyor. Bazen aradaki fark, başlamakla başlamamak arasındaki fark oluyor.
Yığını küçük parçalara bölmek
Bütün yığına bakınca donuyorum. Bu yüzden yığına bakmıyorum; yığının bir parçasına bakıyorum. Bende işe yarayan bölme yöntemleri şunlar:
- Önce çatal ve bıçaklar. Hızlı bitiyorlar ve yığının içinde çok yer kaplıyorlar. Birkaç dakikada bir avuç temiz çatal görmek iyi bir başlangıç hissi veriyor.
- Bir sonraki öğün için gereken kadar. Bütün bulaşığı değil, sadece akşam yemeği için gereken bir tabak, bir çatal, bir tava. İhtiyaç somut olunca başlamak kolaylaşıyor.
- Islatma. Yapışmış tencereleri hemen ıslatıp bırakmak. Sonra döndüğümde iş yarı yarıya kolaylaşmış oluyor. Islatmak bir erteleme değil, bir hazırlık.
- Zamanlayıcı. On dakika kuruyorum. Süre bitince bırakabilirim. Çoğu zaman on dakikada düşündüğümden çok daha fazlası bitiyor.
- Tek tabak kuralı. Hiçbir şey yapamadığım günlerde kendime sadece şunu söylüyorum: Bir tabak yıka. Bir tane. Bazen orada kalıyor. Bazen bir tabak, beşe dönüşüyor.
Bu yöntemlerin ortak noktası, işin büyüklüğünü değil, ilk adımın büyüklüğünü küçültmeleri. DEHB'de zorlandığım şey genellikle iş değil, işe girmek.
Bulaşık makinesi varsa, yoksa
Bulaşık makinesi olan evlerde iş bitmiş gibi görünüyor ama bende değişmeyen bir durum var: Makineyi doldurmak kolay, boşaltmak zor. Temiz bulaşıkla dolu bir makine, kirlilerin lavaboda birikmesine sebep oluyor. Çünkü makine boşalmadan kirliler yerleşemiyor.
Bunun için makineyi boşaltmayı başka bir rutine bağladım. Sabah çay ya da kahve suyu ısınırken makineyi boşaltıyorum. O birkaç dakika zaten boşa bekleniyordu; şimdi bir işe yarıyor. Makine boşaltmanın gerçekte kaç dakika sürdüğünü bir kez ölçmek de iyi geldi. Kafamda yarım saatlik bir iş gibi duruyordu; gerçekte çok daha kısa sürdüğünü görünce gözümdeki büyüklüğü azaldı.
Makine yoksa, bulaşıkları kurutmalıkta biriktirmemek önemli bir ayrıntı oluyor. Kurutmalık doluysa yıkanan tabakların koyulacak yeri kalmıyor ve yıkama da duruyor. Kuruyan bulaşığı kaldırmak, yeni yıkamanın önünü açıyor.
Bulaşığı azaltmak da bir yöntem
Bulaşıkla barışmanın bir yolu da, onu daha az üretmek. Bunu bir başarısızlık itirafı olarak değil, bir tasarım tercihi olarak görüyorum.
Bende işe yarayanlar şunlar oldu: Tek tencerede pişen yemekleri sık yapmak. Her gün kullandığım bir tabak, bir kâse ve bir bardak seçip onları hep elimin altında tutmak. Yoğun ya da zor dönemlerde, utanmadan, tek kullanımlık tabaklara başvurmak. Bunun çevre açısından ideal olmadığını biliyorum; ama kalıcı bir alışkanlık değil, zor zamanlar için bir köprü. Bir dönem kendine yetemiyorsan, kendine yardım edecek her yolu kullanmak senin hakkın.
Mutfaktaki tabak sayısını azaltmak da beklenmedik bir fayda sağladı. Az tabak olunca yığın da belli bir boyutu aşamıyor. Bitince yıkamak gerekiyor ve yığın hiçbir zaman dev bir dağa dönüşemiyor.
Bulaşığı bir ana iliştirmek
Bulaşığı “ne zaman canım isterse” yapacağım bir iş olarak bıraktığımda, o an hiç gelmiyordu. Canım bulaşık yıkamak istemiyordu; bu çok doğaldı. Bu yüzden bulaşığı canımın isteyip istemediğine değil, günün belli bir anına bağlamayı denedim.
Benim için en iyi işleyen an, akşam yemeğinden hemen sonrası. Masadan kalkarken tabağımı doğrudan yıkıyorum, tencereyi ıslatıyorum. Henüz kanepeye oturmadım, henüz telefonu elime almadım; hareket hâlindeyken bir hareket daha eklemek, oturduktan sonra yeniden kalkmaktan çok daha kolay.
Bir de gece mutfağı “kapatmak” fikri var. Yatmadan önce mutfağın ışığını kapatırken tezgâha son bir kez bakıyorum. Her şeyi yıkamıyorum; sadece ıslatılacakları ıslatıyor, çöpü bağlıyor, ertesi sabah için bir fincanın temiz olduğundan emin oluyorum. Sabah mutfağa girdiğimde karşıma çıkan manzara, bütün günün tonunu değiştirebiliyor.
Bazen de yalnız başlayamıyorum. O zamanlar bir arkadaşı telefonla arayıp konuşurken yıkamak işe yarıyor. Sohbet akıp giderken eller de işini yapıyor ve bulaşık, telefon kapandığında çoğu zaman bitmiş oluyor.
Barışmak ne demek?
Bulaşıkla barışmak, lavabonun hiç dolmaması anlamına gelmiyor. Bende hâlâ doluyor. Barışmak, o dolu lavaboya baktığımda kendimle kavga etmemek demek. “Yine mi” yerine “Peki, şimdi bir parça” diyebilmek.
Bugün mutfağa girdiğinde lavabo doluysa, bir tabakla başlayabilirsin. Ya da bir çatalla. Ya da sadece eldiveni takarak. İlk hareket ne kadar küçük olursa, yığının üzerindeki o ağır büyü o kadar kolay bozulur.