Telefonuma kızdığım günler var, ona teşekkür ettiğim günler de. Bir yolu bulmama yardım ettiği, birine ulaşmamı sağladığı, bana bir şey hatırlattığı anlarda minnettarım. Üç saat ne yaptığımı bilmeden geçirdiğim akşamlarda ise ona da kendime de kırgınım.
Ekranla sağlıklı bir ilişki kurmak benim için bir tür barış anlaşması gibi. Ekranı düşman ilan etmeden, onu da kendimi de suçlamadan, ikimizin sınırlarını belirlemek. Bu yazıda “sağlıklı” kelimesini benim için ne demek olduğuna göre tanımlamaya çalışıyorum ve bu ilişkiyi nasıl yoklayıp ayarladığımı anlatıyorum.
Kısaca: Ekranla sağlıklı bir ilişki, sıfır ekran demek değil; ne zaman açacağımı seçebilmek, bırakmak istediğimde bırakabilmek ve sonrasında kendimi iyi ya da en azından nötr hissetmek demek. Bende işe yarayan, ekrana ne verdiğimi ve ondan ne aldığımı dürüstçe yazmak, küçük anlaşmalar yapmak ve yoğun günlerde kendimi suçlamamak oldu.
Ekranla sağlıklı bir ilişki ne demek?
Uzun süre bu soruyu süreyle cevapladım: Günde şu kadar saatten fazla bakmamalıyım. Ama süre, ilişkinin tek bir yüzünü gösteriyor. Sekiz saat bir iş için ekrana bakmak ile bir saat farkında olmadan kaydırmak aynı şey değil.
Şimdi “sağlıklı”nın benim için dört işareti var:
- Seçebiliyorum. Telefonu elime alma anını fark edip “şimdi ne için alıyorum?” diye sorabiliyorum. Her zaman değil, ama çoğu zaman.
- Bırakabiliyorum. Bitirmek istediğimde bitirebiliyorum. Bırakmak çok zorlaşıyorsa bunu bir işaret olarak okuyorum.
- Sonrasında kendimi kabul edilebilir hissediyorum. Ekrandan çıktığımda ne yorgun ne suçlu ne de boş hissediyorum.
- Önemsediğim şeylerin yerine geçmiyor. Uyku, hareket, insanlarla vakit geçirmek, işlerim: ekran bunların yerini alıyorsa bir şeyler değişmeli.
Bu dört işaretin hiçbirinde bir sayı yok. Çünkü ekran kullanımının sağlığı, bana bıraktığı hisle ve hayatımın geri kalanıyla ilişkisiyle ölçülüyor. Bu bakış, bana ahlaki bir sınav yerine gözlem yapma imkânı verdi.
Ekran bana ne veriyor, ne alıyor?
Bir akşam bir kâğıda iki sütun çizdim. Bir yana ekranın bana verdiklerini, diğer yana aldıklarını yazdım. Cevaplar beni şaşırttı, çünkü ikisi de çok uzundu.
Verdikleri:
- Sevdiklerimle bağ kurmak, uzaktaki biriyle konuşabilmek.
- Hatırlatıcılar, takvim, harita: hayatımı taşınabilir kılan araçlar.
- Öğrenmek, merak etmek, bir şey keşfetmek.
- Dinlenmek, gülmek, bir yere kaçabilmek.
Aldıkları:
- Uyku saatlerim, özellikle akşamları.
- Planladığım bir işi yapmak için ayırdığım zaman.
- Bazen ruh halim; özellikle kendimi başkalarıyla kıyasladığım zamanlar.
- Odaklanmamın bütünlüğü: bir işin ortasında bölünmek.
Bu listeyi yazmak, ekranı iyi ya da kötü diye etiketlemekten beni kurtardı. İkisi de gerçek. Amacım aldıklarını biraz azaltmak, verdiklerini korumak. Bunu yaparken “bağımlılık” demek yerine, “bağımlılık gibi hissettiren anlar” demeyi seçtim. Çünkü isim koymak yerine anlara bakınca, üzerinde çalışılabilir bir şey buluyorum.
Küçük anlaşmalar
Bu dengeyi büyük kararlarla değil, küçük anlaşmalarla kurmaya çalışıyorum. Bunlar kural değil, ekranla aramdaki sözler. Bozulunca ceza yok, sadece yeniden bakış var. Bazıları şöyle:
- Telefon, gece yatağın yanında değil, başka bir yerde şarj olsun.
- Uyanınca ilk birkaç dakika ekran yerine bir bardak su ve pencere.
- Yemekte telefon masada olmasın.
- Bildirimlerin çoğu kapalı kalsın; insanlar ve zamanı belli hatırlatıcılar açık.
- Akşamları bir saat ekransız bir şey olsun: yürüyüş, okumak ya da sadece uzanmak.
Bunların hepsi aynı anda tutmuyor ve tutmak zorunda da değil. Bazı dönemlerde iki tanesi yeterli oluyor, bazı dönemlerde hiçbiri. Anlaşmayı yazılı tutuyorum ve ayda bir bakıp “hangisi hâlâ işe yarıyor?” diye soruyorum. İşe yaramayanı bırakıyorum, yenisini deniyorum. İlişkiler zamanla değişir; ekranla olan da öyle.
Verdiklerini korumak
Azaltmaya odaklanırken ekranın bana gerçekten iyi gelen yanlarını gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Bir yakınımla görüntülü konuşmak, yürürken müzik dinlemek, bir şeyi merak edip öğrenmek: Bunları kısıtlamak istemiyorum. Bu yüzden anlaşmalarımı yazarken “neyi azaltıyorum?” kadar “neyi koruyorum?” diye de soruyorum.
Dönemsel esneklik de önemli. Hasta ya da çok yorgun olduğum, ya da zor bir dönemden geçtiğim günlerde ekranla daha çok vakit geçirmem çok doğal. O günlerde anlaşmalarımı bir süre askıya alıyorum ve yumuşak bir dille geri dönüyorum.
Yoğun ekran günleri ve kendime kızmak
Bazı günler ne yaparsam yapayım ekrandan kopamıyorum. Yorgunsam, bir şeyden kaçıyorsam, canım sıkılıyorsa ya da yalnız hissediyorsam elim ister istemez telefona gidiyor. Bu günlerin sonunda kendime kızmak çok kolay: “Yine yaptım.”
Kendime kızmak ise bir sonraki gün daha da fazla ekrana kaçmama neden oluyor. Çünkü suçluluk, kaçmak istediğim duygulardan biri. Bu yüzden yoğun ekran günlerinde şunu denemeye çalışıyorum:
- Bunu bir sonuç olarak görmek değil, bir bilgi olarak okumak: “Bugün ekran benim için ne yapıyordu?”
- Ekranın arkasındaki ihtiyacı adlandırmak: Yorgunluk, sıkıntı, yalnızlık, bir işten kaçma isteği.
- Ertesi gün tek bir küçük anlaşmaya dönmek. Hepsine birden değil.
Bir de şunu bilmeye ihtiyaç duyuyorum: Bazı zamanlarda bu döngü benim tek başıma çözebileceğimden büyük olabilir. Ekran kullanımın uykunu, işini, ilişkilerini ya da ruh halini belirgin biçimde bozuyorsa ve toparlayamıyorsan, bir psikiyatriste ya da psikoloğa danışmak yerinde olur. Bu, yetersizlik değil; hayatına destek aramak.
Çevremdekilerle konuşmak
Ekranla ilişkimin bir kısmı da başkalarıyla ilgili. Yakın biri benimle konuşurken telefona bakarsam ya da ben bir arkadaşıma bakmayı bırakıp telefona dönersem, bu aramızda küçük bir mesafe yaratıyor.
Bunun için yakınlarımla konuşmayı seviyorum. “Yemekte telefonu kenara koyalım mı?” demek çoğu zaman şaşırtıcı derecede kolay oluyor ve karşılık da sıcak geliyor. Ayrıca kimseyi de yargılamamaya çalışıyorum. Herkesin ekranla ilişkisi farklı. Birine ekran dinlenme, başka birine iş, bir diğerine yalnızlıktan çıkış.
Yan yana ama ayrı ekranlarda sessizce çalışmak ya da vakit geçirmek de hoşuma gidiyor. Birlikte olmak, her zaman konuşmak anlamına gelmiyor. Bazen sadece aynı odada olmak yetiyor.
Ayda bir kısa yoklama
İlişkiler gibi bunun da zaman zaman “nasıl gidiyor?” konuşmasına ihtiyacı var. Ayda bir, beş dakikalığına kendime şu soruları soruyorum ve cevapları bir nota yazıyorum:
- Bu ay ekran bana en çok neyi verdi?
- Hangi anlarda beni yordu ya da bölüştü?
- Uykum, ruh halim ve işlerim nasıldı?
- Önümüzdeki ay tek bir şeyi değiştirecek olsam, ne olurdu?
Cevaplar çoğu zaman küçük. Ama arka arkaya birkaç ay yazınca, hangi dönemlerde ekranın beni daha çok çektiğini görebiliyorum. Bu da sonraki zor dönem için kendime önceden nazik bir plan hazırlamamı kolaylaştırıyor.
Kendime not
Ekranla ilişkim bir kez çözülüp bitecek bir mesele değil. Zaman zaman uzaklaşıyoruz, zaman zaman yakınlaşıyoruz ve ben her seferinde nazikçe yola geri dönüyorum. Tam kontrol değil, farkındalık ve nezaket peşindeyim.
Bugün bir şey yapmak istersen şunu dene: Telefonu eline aldığın bir anı yakala ve kendine “ne için aldım?” diye sor. Cevabı yargılama. Sadece dinle.