En iyi çalıştığım dönemler, kendimi en akıllı hissettiğim dönemler değildi. En iyi anlaşıldığım dönemlerdi. Ne istediğimi, nasıl çalıştığımı ve nerede tökezlediğimi bilen biriyle çalışmak, aynı işi bambaşka bir zorluk seviyesine taşıyordu.
Yöneticiyle konuşmak bu anlaşılmanın en doğrudan yolu. Ama bu konuşmayı yapmak, özellikle DEHB ile, hiç de kolay değil. Ne söyleyeceğimi bilmemek, şikâyet ediyormuş gibi görünmekten korkmak, sonra da hiç söylememek. Bu yazıda bu konuşmaya nasıl hazırlandığımı ve nasıl yürüttüğümü anlatıyorum.
Kısaca: DEHB ile çalışırken yöneticiyle konuşmak, tanıyı açıklamayı gerektirmeden de mümkün. Önce kendi çalışma biçimini kısa notlarla tarif etmek, talebini somut ve iş odaklı hâle getirmek, konuşmayı sakin bir zamanda yapmak ve sonrasında düzenli kısa görüşmelerle anlaşmayı canlı tutmak bu konuşmayı kolaylaştırıyor.
Yöneticiyle konuşmak neden bu kadar fark yaratıyor?
Bir işin nasıl yapıldığı, en az kendisi kadar önemli. Talimatların nasıl verildiği, önceliklerin nasıl belirlendiği, geri bildirimin ne zaman ve nasıl geldiği; bunların hepsi DEHB'li biri için işin zorluk derecesini değiştiriyor. Ve bunların çoğunu yöneticin belirliyor.
Çalıştığım dönemlerde bunu çok net gördüm. Sözlü ve aceleyle verilen talimatlarla çalıştığım haftalarda sürekli bir şeyleri kaçırıyordum. Aynı işler yazılı bir özetle geldiğinde ise hem daha hızlı hem de daha az hatayla ilerliyordum. Değişen benim yeteneğim değil, işin bana ulaşma biçimiydi.
Bu farkı yöneticine anlatmadığında, o farkı görmesi için tek yolu hatalarını izlemek oluyor. Ve hatalar, çoğu zaman yanlış bir hikâye anlatıyor: özensizlik, ilgisizlik, dikkatsizlik. Konuşmak, bu hikâyeyi senin yazmana izin veriyor.
Konuşmadan önce: kendi kullanım kılavuzunu yazmak
Yöneticimle konuşmadan önce kendime küçük bir “kullanım kılavuzu” yazıyorum. Kulağa garip gelebilir ama bu kılavuz, ne istediğimi kendime netleştirmenin en iyi yolu oldu. Kafamdaki dağınık hisleri sözcüklere dökmeden, başkasına anlatmam neredeyse imkânsız.
Kılavuzda şu sorulara kısa cevaplar veriyorum:
- Hangi koşullarda en iyi çalışıyorum?
- Hangi durumlarda zorlanıyorum ve bu nasıl görünüyor?
- Talimatları ve geri bildirimi nasıl almayı tercih ediyorum?
- Günün hangi saatlerinde derin iş için daha uygunum?
- Bana yardımcı olan küçük şeyler neler?
Bu soruların cevapları kişisel ve değişebilir. Önemli olan genel geçer bir liste değil, gerçekten kendi gözlemlerine dayanan cevaplar. Ben bu cevapları birkaç hafta boyunca, zorlandığım ve rahat ettiğim anları not ederek topladım.
Kılavuzu yazmak bana bir şey daha kazandırdı: zorluklarımı suçluluk dilinden çıkarıp tarif diline çevirmek. “Toplantılarda hiçbir şeyi aklımda tutamıyorum” yerine “toplantıdan sonra yazılı bir özet olduğunda görevleri daha iyi takip ediyorum” yazmak, aynı gerçeği çok daha yapıcı bir yerden anlatıyor.
Talebi somut hâle getirmek
Yöneticilerin çoğu genel şikâyetlerle bir şey yapamıyor. “Biraz zorlanıyorum” cümlesi samimi ama ardından ne yapılacağını söylemiyor. Somut bir talep ise hemen konuşulabilir, denenebilir ve değerlendirilebilir bir şey sunuyor.
Bu yüzden her zorluğun yanına bir öneri koymaya çalışıyorum. Örneğin:
- “Görevleri sözlü konuştuktan sonra kısa bir yazılı özet alabilir miyim?”
- “Büyük projeleri ara teslim tarihlerine bölebilir miyiz?”
- “Haftada bir on beş dakikalık bir öncelik görüşmesi yapabilir miyiz?”
- “Sabahları iki saat mesajlara geç cevap vermemde sakınca var mı?”
Bu taleplerin çoğu küçük ve maliyetsiz. Üstelik bir kısmı ekipteki başka insanların da işine yarıyor. Talebi küçük ve net tutmak, yöneticinin “evet” demesini de kolaylaştırıyor.
Bir konuşmaya çok fazla talep sığdırmamaya da dikkat ediyorum. İlk denemelerimde kılavuzdaki her şeyi tek seferde masaya koymuştum ve konuşma bir anda bir yapılacaklar listesine dönmüştü. Şimdi en çok fark yaratacağını düşündüğüm bir ya da iki talepten başlıyorum. Onlar oturduktan sonra, bir sonraki görüşmede diğerlerini konuşmak çok daha kolay oluyor.
Konuşmanın kendisi: kısa, sakin, iş odaklı
Konuşmanın zamanlaması önemli. Bir hatanın hemen ardından, gergin bir teslim haftasında ya da koridorda ayaküstü yapılan bir konuşma, istediğin zemini sağlamayabilir. Ben genellikle önceden kısa bir görüşme talep ediyorum ve bunu sakin bir haftaya denk getirmeye çalışıyorum.
Konuşmayı da kabaca şu sırayla yürütüyorum:
- Amacımı söylüyorum: “Daha verimli çalışmak için birkaç şey konuşmak istiyorum.”
- Neyin iyi gittiğini paylaşıyorum: Bu, konuşmanın şikâyet değil iş birliği olduğunu gösteriyor.
- Zorlandığım bir iki somut durumu anlatıyorum.
- Her biri için küçük bir öneri sunuyorum.
- Yöneticimin görüşünü soruyorum ve birlikte bir deneme süresi belirliyoruz.
Notlarımı yanıma almaktan çekinmiyorum. Heyecanlandığımda söylemek istediklerimi unutabiliyorum ve önümde bir kâğıt olması bu riski azaltıyor. Konuşma sırasında “bunu bir yere not alayım” demek de son derece profesyonel bir davranış.
Yüz yüze konuşmak seni çok geriyorsa, önce yazılı bir mesajla başlamak da bir seçenek. Kısa bir e-postada konuşmak istediğin konuları sıralamak, hem senin düşüncelerini toparlamanı sağlıyor hem de yöneticine hazırlanma fırsatı veriyor. Asıl konuşma da böylece sürpriz olmaktan çıkıyor.
Tanıyı söyleyip söylememek bu konuşmada senin kararın. Ben çoğu zaman çalışma biçimimi anlatmayı yeterli buldum; bazen de bağlamı tamamlamak için paylaşmayı tercih ettim. İki yol da meşru.
İstediğin cevap gelmezse
Her konuşma beklediğin gibi gitmeyebilir. Yöneticin bazı taleplerine itiraz edebilir, bazılarını uygulanamaz bulabilir ya da konuyu yeterince ciddiye almıyormuş gibi görünebilir. Bu, konuşmanın boşa gittiği anlamına gelmiyor.
Böyle durumlarda önce nedenini anlamaya çalışıyorum. Belki talep ekibin işleyişine uymuyor, belki bir ara yol bulunabilir. “Bunun yerine şu işe yarar mı?” diye sormak, konuşmayı kapatmak yerine açık tutuyor. Haklarınla ilgili ciddi endişelerin varsa bir iş hukuku uzmanına danışmak, yaşadığın stres seni zorluyorsa bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak da seçeneklerin arasında.
Konuşmadan sonra: anlaşmayı canlı tutmak
Konuşma bittiğinde işin yarısı bitmiş oluyor. Diğer yarısı, anlaştığınız şeylerin hayata geçmesi ve zamanla unutulmaması. Ben konuşmadan sonra kısa bir e-postayla konuştuklarımızı özetliyorum. Bu hem iki tarafa da bir hatırlatma oluyor hem de yanlış anlaşılmaları önlüyor.
Birkaç hafta sonra da kısa bir değerlendirme yapmayı öneriyorum. Ne işe yaradı, ne yaramadı, neyi değiştirebiliriz? Bu değerlendirme, konuşmayı tek seferlik bir talep olmaktan çıkarıp sürekli bir iş birliğine dönüştürüyor.
Konuşmadan önce son bir şey
Yöneticiyle konuşmak, bir zayıflık itirafı değil. Kendi çalışma biçimini tanıyan ve bunu iyi işe dönüştürmek isteyen birinin yaptığı bir şey. Bu konuşmayı yapabilmek, çoğu zaman sessizce zorlanmaktan çok daha fazla cesaret istiyor.
Bugün sadece kılavuzun ilk sorusuna cevap ver: Hangi koşullarda en iyi çalışıyorsun? Cevabını üç cümleyle yaz. Konuşmanın en zor kısmını, yani ne istediğini bilme kısmını, böylece başlatmış olursun.