Bazen bir konuşmanın ortasında, karşımdakinin yüzünde küçük bir kırılma görürüm. Söylediği bir şeyi kaçırmışımdır, sözünü kesmişimdir ya da iki gün önce verdiğim bir sözü tamamen unutmuşumdur. O an iki şey aynı anda olur: Ben utanırım, o kırılır. Oysa ikimiz de aslında aynı şeyi isteriz: anlaşılmak.
DEHB ve ilişkiler konusunu uzun zamandır kafamda evirip çeviriyorum. Romantik ilişkiler, arkadaşlıklar, aile, iş arkadaşları... DEHB'nin dokunmadığı bir bağ yok gibi. Bu rehberde kendi gözlemlerimi, işe yarayan ve yaramayan denemelerimi bir araya getirdim. Amacım sana hazır bir reçete vermek değil; hem anlaşılmanın hem de anlamanın mümkün olduğunu göstermek.
Kısaca: DEHB ilişkileri çoğu zaman sevgi eksikliğinden değil; unutkanlık, dikkat dalgalanması ve dürtüsellik gibi farklı çalışan bir zihnin günlük izlerinden etkilenir. Anlaşılmak için DEHB'yi açıkça anlatmak, anlamak için de karşı tarafın yorgunluğunu görmek gerekir. İkisi bir araya geldiğinde ilişki daha hafif bir yere taşınabilir.
DEHB ve ilişkiler: sorun sevgide değil, iletişimde
DEHB nörogelişimsel bir durum. Dikkat, dürtü kontrolü ve yürütücü işlevler dediğimiz planlama, hatırlama, bir işe başlama gibi becerilerde farklılıklar yaratıyor. Bunlar kâğıt üzerinde soyut duruyor ama bir ilişkinin içinde çok somut hâle geliyor.
Mesela unuttuğum bir buluşma, karşı tarafa “Sen benim için önemli değilsin” diye okunabiliyor. Dinlerken dalıp gitmem “Seni sıkıcı buluyorum” gibi algılanabiliyor. Halbuki benim içimde olan şey bambaşka. Önemsiyorum ama beynim o bilgiyi doğru rafa koymamış. Dinlemek istiyorum ama zihnim bir an başka bir sese kaymış.
İlişkilerimde fark ettiğim en önemli şey şu oldu: Çatışmaların çoğu, niyetle davranış arasındaki boşlukta doğuyor. Ben niyetime bakıyorum, karşımdaki davranışıma. İkimiz de kısmen haklıyız ve ikimiz de eksik görüyoruz. Bu boşluğu kapatmanın yolu suçlamaktan değil, konuşmaktan geçiyor.
Bir de şunu eklemek isterim: DEHB'li olmak birini kötü bir partner, kötü bir arkadaş ya da kötü bir evlat yapmıyor. Ama ilişkide bazı şeylerin daha bilinçli kurulmasını gerektiriyor. Başkalarının kendiliğinden yaptığı şeyleri bizim bir düzene bağlamamız gerekebiliyor. Bu bir eksiklik değil, sadece farklı bir kullanım kılavuzu.
İlişkilerde en çok nerede tökezliyoruz?
Herkesin DEHB'si farklı görünüyor ama ilişkilerde tekrar tekrar karşıma çıkan bazı başlıklar var. Kendi deneyimimden ve DEHB'li insanlarla yaptığım sohbetlerden derlediğim liste kabaca şöyle:
- Unutkanlık: Doğum günleri, söz verilen telefonlar, “akşam dönerken bir şey alır mısın” gibi küçük ricalar. Tek tek küçük görünüyorlar ama üst üste binince “beni dinlemiyorsun” duygusuna dönüşüyorlar.
- Dinlerken dalmak: Karşımdaki uzun bir şey anlatırken zihnim bir kelimeye takılıp bambaşka bir yere gidebiliyor. Geri döndüğümde cümlenin yarısını kaçırmış oluyorum.
- Söz kesmek: Aklıma gelen şeyi hemen söylemezsem kaybolacakmış gibi hissediyorum. Bu heyecan bazen karşımdakinin cümlesini ezip geçiyor.
- Mesajlara geç dönmek: Mesajı görüyorum, “birazdan yazarım” diyorum, sonra o mesaj zihnimden tamamen siliniyor.
- Son anda iptal etmek: Plan yaparken enerjim yüksek oluyor; o gün geldiğinde pil boşalmış olabiliyor.
- Duygusal yoğunluk: Eleştiriye çok hızlı ve çok güçlü tepki verebiliyorum. Küçük bir cümle içimde büyük bir dalga yaratabiliyor.
- Başta hiperodak, sonra durgunluk: Yeni bir ilişkinin ya da arkadaşlığın başında her şey çok parlak. Yenilik azalınca ilgim de azalmış gibi görünebiliyor.
Bu listeyi okurken kendini suçlu hissetmeni istemem. Bu maddelerin hiçbiri bir karakter kusuru değil, birer örüntü. Örüntüyü fark etmek de onu yumuşatmanın ilk adımı.
Bir şeyi de not etmek istiyorum: Bu zorluklar ilişkinin türüne göre farklı yüz gösteriyor. Arkadaşlıkta en çok mesajlar ve iptaller yoruyor. Aile içinde eski roller ve çocukluktan kalma etiketler devreye giriyor. Romantik ilişkilerde ise günlük hayatın paylaşılması, beklentileri ve hayal kırıklıklarını daha görünür kılıyor. Aynı DEHB, farklı odalarda farklı ses çıkarıyor.
Anlaşılmak: DEHB'yi anlatmanın yolu
Uzun süre DEHB'yi anlatmak yerine sadece özür diledim. “Kusura bakma, unuttum.” “Pardon, dalmışım.” Bu özürler samimiydi ama bir şey açıklamıyordu. Karşımdaki ne olduğunu anlamadan sadece tekrarlanan hataları görüyordu.
Bir noktada anlatmaya başladım. Kaçmadan, abartmadan. İşe yarayan şeyleri şöyle özetleyebilirim:
- Sakin bir anı seçmek. Bir tartışmanın ortasında DEHB'yi anlatmaya çalışmak savunma gibi duyuluyor. Herkesin rahat olduğu bir zaman çok daha iyi sonuç veriyor.
- Somut örnekler vermek. “Dikkat sorunum var” demek soyut kalıyor. “Sen konuşurken bir kelimeye takılıp başka bir düşünceye kayıyorum, bu seninle ilgili değil” demek çok daha anlaşılır.
- Ne istediğimi söylemek. Sadece durumu anlatmak yetmiyor. “Önemli bir şey söyleyeceksen önce dikkatimi çeker misin?” gibi küçük ve uygulanabilir bir rica eklemek konuşmayı ileri taşıyor.
- Her şeyi bir seferde anlatmamak. DEHB büyük bir konu. Tek konuşmaya sığmıyor, sığması da gerekmiyor.
Partnere, arkadaşa ya da aileye anlatmanın her birinin kendine özgü zorlukları var. Aile tarafında özellikle eski etiketler devreye giriyor; çocukken duyduğumuz “dağınık”, “sorumsuz” gibi kelimeler bugünkü konuşmaya da sızabiliyor. Bu yüzden bazen tek büyük konuşma yerine zamana yayılmış küçük sohbetler daha iyi işliyor.
Anlatırken bir tuzağa da dikkat etmeye çalışıyorum: Her şeyi DEHB'ye bağlamak. Bazen gerçekten yorgunum, bazen gerçekten ilgilenmiyorum, bazen sadece hata yapmışım. DEHB'yi her kapının anahtarı gibi kullandığımda, anlattığım şeyin değeri azalıyor.
Kime, ne kadar anlatmalı?
Herkese aynı derinlikte anlatmak zorunda değilsin. Ben kafamda kabaca üç halka düşünüyorum. En içteki halkada birlikte yaşadığım ya da çok yakın olduğum insanlar var; onlarla daha ayrıntılı, daha kırılgan konuşmalar yapıyorum. Ortadaki halkada yakın arkadaşlar ve aile var; onlara genelde günlük hayatı etkileyen birkaç somut örnek yetiyor. Dış halkada ise iş arkadaşları ve tanıdıklar; onlara çoğu zaman DEHB kelimesini bile kullanmadan “Yazılı hatırlatma bana daha iyi geliyor” demek yetiyor.
Bu ayrım bana hem enerji kazandırıyor hem de kendimi korunaksız hissetmemi engelliyor. Anlatmak bir hak, bir zorunluluk değil. Kimseye hikâyeni borçlu değilsin; ama yakınındakilerin seni anlamasına izin vermek çoğu zaman ilişkiyi hafifletiyor.
Anlamak: karşımdakinin yükünü görmek
Anlaşılmak istemek çok doğal. Ama zamanla şunu da fark ettim: Ben sadece anlaşılmayı beklerken karşımdakinin yorgunluğunu göremeyebiliyorum.
DEHB'li biriyle yakın olan insanlar da bir şey yaşıyor. Hatırlatan hep onlar olabiliyor. Planı yapan, takibi tutan, unutulanı telafi eden. Bu rol zamanla onları partnerden ya da arkadaştan çok bir yöneticiye çevirebiliyor ve bu kimseye iyi hissettirmiyor.
Yakın biriyle konuşurken bunu bir gün açıkça duydum: Mesele benim unutmam değildi, mesele hep hatırlatan kişi olmaktı. O cümle bana çok şey öğretti. Benim için küçük bir aksilik olan şey, onun için birikmiş bir yükün parçasıydı.
Anlamak için denediğim birkaç şey:
- Karşımdakinin hissini kendi açıklamamdan önce duymak. “Ama benim DEHB'm var” demeden önce “Bunun seni yorduğunu görüyorum” diyebilmek.
- Hatırlatma yükünü kendime almak. Onun hatırlatmasını beklemek yerine kendi takvimime, kendi alarmıma yazmak.
- Tekrar sormayı dürüstçe yapmak. “Dalmışım, son kısmı bir daha anlatır mısın?” demek, anlamış gibi yapmaktan çok daha saygılı.
- Küçük, düzenli kontroller. Haftada bir kısa bir “nasıl gidiyoruz” sohbeti, birikmiş kırgınlıkları büyümeden konuşmak için çok işime yaradı.
Bunların hiçbiri sihirli değil. Bazen yine unuttum, yine daldım. Ama karşımdaki benim de çaba gösterdiğimi gördüğünde, aynı hata bambaşka bir yere düşüyor.
Birlikte kurulan küçük düzenler
Anlayış bir duygu ama bir altyapı da istiyor. Benim gördüğüm en iyi düzenler, iki tarafın birlikte kurduğu ve kimsenin bekçi olmadığı düzenler oldu. Ortak bir takvim, önemli şeylerin sözlü değil yazılı paylaşılması, tartışma çok ısındığında kullanılabilecek bir “mola” kelimesi gibi.
Bu düzenlerin güzel yanı, kişisel olmaktan çıkmaları. Takvim hatırlattığında kimse kimseye söylenmiş olmuyor. Mola kelimesi kullanıldığında kimse kaçmış sayılmıyor. Sorumluluk bir kişinin omzundan alınıp iki kişinin arasındaki bir düzene konuyor. Ev içi beklentiler de ayrı ve uzun bir konu; ama orada da başlangıç noktası aynı: Beklentileri yüksek sesle konuşmak.
Açıklama mı, bahane mi?
Bu soru beni uzun süre kemirdi. DEHB'yi anlatınca kulağa “Benden bir şey beklemeyin” gibi mi geliyor diye korktum.
Zamanla aradaki farkı şöyle düşünmeye başladım: Açıklama, bir şeyin neden olduğunu anlatır ve ardından “Bu yüzden şunu yapacağım” der. Bahane de neden olduğunu anlatır ama orada durur. DEHB davranışımı açıklıyor; sonucunun sorumluluğunu ise ortadan kaldırmıyor.
Mesela bir doğum gününü unuttuğumda “DEHB'm var, biliyorsun” demek konuşmayı kapatıyor. “Unuttum ve bunun seni üzdüğünü biliyorum. Önümüzdeki yıl için takvimime şimdi yazıyorum” demek ise konuşmayı onarıyor. İkisinde de DEHB gerçek. Fark, sorumluluğu sahiplenip sahiplenmemekte.
Burada kendine karşı da adil olmak önemli. Sorumluluk almak, her hatada kendini yerden yere vurmak demek değil. Utanç çoğu zaman değişimi hızlandırmıyor, aksine insanı saklanmaya itiyor. Ben en çok, “Bunu fark ettim, şunu deneyeceğim” diyebildiğimde iyileşiyorum.
Karşı taraf için de benzer bir denge var. DEHB'yi öğrenmek, her davranışa göz yummak anlamına gelmiyor. Yakınımdaki biri “Seni anlıyorum ama bu yine de beni üzdü” diyebildiğinde, ikimiz için de en sağlıklı alan açılıyor. Anlayış ile sınır aynı cümlede yan yana durabiliyor ve bence durmalı da. Sadece anlayış, zamanla sessiz bir kırgınlığa dönüşebiliyor; sadece sınır ise ilişkiyi bir denetime çeviriyor.
Ne zaman dışarıdan destek almalı?
Bazı ilişkiler kendi içinde konuşarak yeni bir dengeye geçebiliyor. Bazılarında ise aynı tartışma o kadar çok tekrarlanmış oluyor ki iki taraf da yorgun düşüyor. Böyle zamanlarda dışarıdan bir göz çok şey değiştirebilir.
Aynı kavgalar bir döngü gibi dönüyorsa, ilişkide biri sürekli ebeveyn rolüne sıkışmışsa ya da konuşmalar hep kırgınlıkla bitiyorsa, bir psikologdan veya çift terapisi alanında çalışan bir uzmandan destek almayı düşünebilirsiniz. DEHB'yi tanıyan bir uzman, iki tarafın dilini birbirine çevirmeye yardım edebilir.
Destek almak ilişkinin bittiği anlamına gelmiyor. Bence tam tersine, iki tarafın da ilişkiye emek vermeye hâlâ istekli olduğunu gösteriyor. Bazen tek başına bir psikologla çalışmak da işe yarıyor; kendi örüntülerini tanımak, ilişkiye daha sakin bir yerden dönmeni sağlayabiliyor. Karşı tarafın da kendi yorgunluğu için ayrıca destek alması gayet anlaşılır bir şey.
DEHB'den şüpheleniyorsan ama henüz bir değerlendirme yapılmadıysa, bir psikiyatriste başvurmak da iyi bir başlangıç olabilir. Yetişkinlerde tanıyı psikiyatrist koyuyor ve neyle uğraştığını bilmek, ilişkideki konuşmaların zeminini de değiştiriyor.
Son söz: iki yönlü bir köprü
DEHB ve ilişkiler üzerine düşündükçe hep aynı imgeye dönüyorum: Köprü iki yakadan kurulur. Ben DEHB'mi anlatarak bir yakadan taş koyuyorum, karşımdaki beni anlamaya çalışarak öbür yakadan. Onun yorgunluğunu gördüğümde de kendi taşımı biraz daha sağlamlaştırmış oluyorum.
Bu yazıyı okuyorsan ve ilişkilerin seni yoruyorsa, yalnız olmadığını bil. Sevgi bazen tek başına yetmiyor ama anlayışla birleştiğinde gerçekten çok yol alıyor. Küçük bir adımla başlayabilirsin: Bu hafta tek bir konuşma, tek bir rica, tek bir küçük düzen. Gerisi zamanla gelir.