Bir sabah anahtarı elimde tutarken anahtarı aradım. Gerçekten. Evin içinde döndüm, çantaya baktım, montun ceplerini yokladım. Sonra elimdeki soğuk metali fark ettim. Güldüm, çünkü başka ne yapabilirdim ki. Ama o gülüşün altında hep aynı küçük sızı vardı: Bu da bir şeyi yanlış yaptığımın kanıtı muydu?
Kaybolan eşyalar ve unutkanlık, DEHB'nin en kolay görünen yüzü. İnsanlar ilk onu fark ediyor, ilk onu şakaya vuruyor, ilk onu yargılıyor. Bu yazıda o görünür yüzün ardında neler olduğunu, benim için nasıl hissettirdiğini ve bunu nasıl daha yumuşak karşılamaya çalıştığımı anlatmak istiyorum.
Kısaca: DEHB'de eşyaları kaybetmek ve bir şeyleri unutmak sık anlatılan, dışarıdan kolay görünen bir deneyim. Çoğu zaman umursamazlıkla değil, dikkat ve çalışma belleğiyle ilgili. Bu tek başına tanı koydurmaz; süren ve zorlayan unutkanlıkta bir uzmana danışmak gerekir.
Kaybolan eşyalar neden DEHB'nin en görünen yüzü?
DEHB içeride yaşanan bir şey; dikkatin kayması, işe başlayamamak, zaman hissinin bozulması dışarıdan pek görünmüyor. Ama bir kayıp cüzdan, herkesin gözünün önünde. "Yine mi?" sorusunun cevabı çıplak gözle görülebilir.
Bu yüzden unutkanlık, DEHB'nin vitrini gibi. Aslında hikâyenin küçük bir parçası, ama en çok konuşulan parça. Bunun iki yan etkisi var: Birincisi, insanlar DEHB'yi sadece "unutkanlık" sanabiliyor. İkincisi, benim gibi insanlar kendilerini bu vitrinden ibaret hissedebiliyor: "Ben aslında güvenilmez biriyim."
Oysa ikisi de eksik. Eşya kaybetmek DEHB'nin tek belirtisi değil. Hatta DEHB olmayan pek çok insan da bir şeyleri kaybeder. Fark, sıklıkta, süreklilikte ve bunun hayatı ne kadar zorladığında.
Eşyayı kaybettiğim anda beynimde ne oluyor?
Bunu tam olarak bilmediğimi baştan söyleyeyim; tıbbi bir açıklama yapmıyorum. Ama kendi gözlemim şu: Eşya çoğu zaman o gün kaybolmuyor, daha bıraktığım anda kayboluyor.
Bir şeyi masaya bıraktığım anda genellikle zihnim bir sonraki işte. Telefon çalıyor, aklıma bir şey geliyor, biri bir şey soruyor. Bırakma eylemi "otomatik pilotta" gerçekleşiyor ve nereye bıraktığım hafızaya yeterince yazılmıyor. Sonra aradığımda aranacak bir kayıt yok.
Birkaç şey bunu daha da kötüleştiriyor:
- Acele. Çıkış anında hızlanmak, bırakma anının daha da silik olmasına yol açıyor.
- Yorgunluk ve duygusal yük. Zihnim zaten doluyken yeni bir detayı kaydetmek zorlaşıyor.
- Rutin dışı durumlar. Her gün aynı yere bıraktığım anahtarı bir gün başka bir yere bırakınca, o güne ait kayıt yok.
- Çok sayıda küçük karar. Her biri önemsiz, ama toplamı kafamı dolduruyor.
Aramanın kendisi de ayrı bir yük. Kayıp bir eşyayı ararken zihnim tek bir soruya kilitleniyor ve o sırada yapmam gereken diğer her şey bekliyor. Bazen eşyayı bulduğumda, aramaya başlamadan önce ne yapmakta olduğumu da unutmuş oluyorum. Böylece tek bir kayıp, küçük bir zincirleme unutkanlığa dönüşüyor.
Bunların hiçbiri "umursamıyorum" anlamına gelmiyor. Tam tersi, kaybettiğim her şey bir şekilde önemli; ama umursamak, belleğe yazmak için yeterli olmuyor.
Görünmeyen bedeli: zaman, para, güven ve utanç
Eşya kaybetmek şakaya vurulabilir ama bedeli şaka değil. Bunu kendi deneyimimden şöyle sıralayabilirim:
- Zaman. Çıkmadan önce arayarak geçen on beş dakika, günün tamamının ritmini bozabiliyor.
- Para. Yeniden alınan şarj aletleri, kulaklıklar, şemsiyeler. Tek tek küçük, toplamda hissedilir.
- Güven. Bazen başkasının eşyasını ya da bir emaneti kaybetmek, ilişkide bir gölge bırakıyor.
- Utanç. En ağırı bu. Her kayıp, kendime dair "dağınık, sorumsuz" sesini biraz daha yüksek çıkarıyor.
- Zihinsel yük. Bir şeyin yerini sürekli aklımda tutmaya çalışmak, başka şeylere ayıracağım dikkatten çalıyor.
Utanç kısmını en son fark ettim. Çünkü eşya kaybını hep "pratik bir sorun" olarak görmüştüm. Oysa asıl yıpratan, her seferinde "Neden ben?" diye kendimi sorgulamamdı.
Dışarıdan nasıl okunuyor, içeriden nasıl?
Aynı olay iki ayrı hikâyeye dönüşebiliyor:
- Dışarıdan: "Dikkatsiz, umursamaz, hep aynı şey."
- İçeriden: "Çok istedim, çok dikkat etmeye çalıştım ama o an zihnim başka yerdeydi."
Bu ikinci hikâyeyi başkalarına anlatmak her zaman kolay değil. Özellikle yakın ilişkilerde "Beni umursasaydın unutmazdın" cümlesi çok ağır olabiliyor. Bir dönem bu cümleyi o kadar çok duydum ki kendim de ona inanmaya başladım. Sonra şu ayrımı kendime sık sık hatırlatmaya başladım: Unutmak, önemsememekle aynı şey değil.
Bir de şakaya vurmak meselesi var. Kendi eşya kayıplarımı çoğu zaman espriyle karşılıyorum: "Yine ben, yine kayıp." Mizah bir süre koruyor, çünkü gülünen şey daha az ağır geliyor. Ama bir noktada şaka, altındaki yorgunluğu ve utancı örten bir perdeye dönüşebiliyor. Başkalarının gözünde "neşeli dağınık" biri oluyorum; içimdeki ise sessizce "ne zaman düzeleceğim" diye soruyor. Şakanın kendisinde bir kusur yok; sadece her şakanın ardındaki gerçek duyguya arada bir bakmak iyi geliyor.
Elbette bu, sorumluluk almamak için bir bahane de değil. Eşyayı kaybettiğimde zarar gören biri varsa onun için özür dilemek, telafi etmek benim işim. Ama "Niyetim kötü değildi" ile "Bu benim karakterim" arasındaki farkı korumak, bana hem daha dürüst hem daha nazik bir yer açıyor.
Bu görünür yüzün ardında ne olabilir?
Unutkanlık ve eşya kaybı yalnızca DEHB'ye özgü değil. Uykusuzluk, yoğun stres, kaygı, depresyon, bazı bedensel sağlık sorunları ve başka pek çok neden unutkanlığı artırabilir. Bu yüzden "Ben DEHB'liyim, o yüzden" diye bir sonuca sıçramamak önemli.
Eğer unutkanlığın son zamanlarda belirgin biçimde arttıysa, günlük işlerini ya da güvenliğini etkiliyorsa, ya da yalnızca eşyalarla değil dikkat ve organizasyonla ilgili başka zorlukların da varsa, bir psikiyatriste ya da hekime görünmek iyi olur. Tanıyı koymak ve nedeni ayırt etmek onların işi.
Beni biraz rahatlatan küçük tutumlar
Burada ayrıntılı bir düzen sistemi anlatmayacağım; bu yazı daha çok bakış açısıyla ilgili. Tutum olarak işime yarayan birkaç şey:
- Kaybettiğimde ilk tepkim olarak kendime kızmak yerine "Bu beynin bir özelliği" demeyi denemek.
- Eşyalara mümkün olduğunca sabit bir yer vermek ve onu yer değiştirmemek.
- Önemli şeyleri yalnızca belleğe emanet etmeyip yazıya dökmek.
- Aramayı bir "başarısızlık" değil, rutinin bir parçası saymak.
Hiçbiri kayıpları sıfıra indirmiyor. Ama kayıp yaşandığında içimde kopan fırtınayı küçültüyor.
Bir de şunu fark ettim: Kaybolan eşyalar arttığında genellikle hayatımın başka bir yerinde de yük artmış oluyor. Yoğun bir hafta, kötü uyunmuş geceler, taşınan dertler. Eşya kayıpları bu anlamda bir termometre gibi; bana sert bir ceza vermiyor, sadece "bugün fazla yüklüsün" diye haber veriyor.
Kendime not
Elimdeki anahtarı arayan o sabahı artık eskisi kadar acımasız hatırlamıyorum. O sabah kötü biri değildim; dolu bir zihnim, aceleci bir sabahım ve otomatik pilotta çalışan ellerim vardı.
Unutkanlık benim bütün hikâyem değil. Sadece en görünen sayfası. Diğer sayfaları da okunmayı hak ediyor; önce kendim tarafından.