Salı günü bir e-postayı üç dakikada yazıp gönderdim, ardından aylardır ertelediğim bir işe de oturup bitirdim. Perşembe günü aynı e-posta türünden bir tanesini açıp saatlerce bakışıp durdum. Aynı insandım, aynı masa, aynı beyin. Yine de iki gün arasında sanki iki ayrı kişi yaşıyordu.
Bu tutarsızlık, DEHB ile yaşarken en çok yorulduğum şeylerden biri. Bu yazıda DEHB'de tutarsızlığın neye benzediğini, neden bu kadar kafa karıştırdığını ve kendi iyi-kötü gün sarkacımla nasıl barışmaya çalıştığımı anlatmak istiyorum. Tanı koymaya ya da tedavi önermeye çalışmıyorum; sadece kendi gözlemlerimi paylaşıyorum.
Kısaca: DEHB'de bir gün çok iyi çalışıp ertesi gün aynı işi yapamamak sık yaşanan bir deneyim. Bu, tembellik ya da isteksizlik anlamına gelmeyebilir; dikkat ve harekete geçme kapasitesi günden güne değişebilir. Her günü aynı ölçüyle yargılamayı bırakıp iki farklı plan yapmak bende yükü hafifletti.
DEHB'de tutarsızlık neden bu kadar kafa karıştırıcı?
DEHB'yi anlatırken en zor kısım, "yapamıyorum" cümlesinin yarım doğru olması. Çünkü bazı günler yapabiliyorum. Hem de iyi yapabiliyorum. Bu yüzden hem ben hem çevrem şu sonuca varmaya meyilli oluyor: "Demek ki yapabiliyorsun, o halde bugün yapmaman bir tercih."
Oysa o iyi gün, kötü günün tanığı değil. Aynı beyin farklı günlerde farklı kaynaklarla çalışabiliyor. Dikkati tutmak, bir işe başlamak, dürtülere direnmek ya da planı akılda taşımak gibi işler ona yük bindiriyor. Bu yük, o günkü uykundan, ilgi düzeyinden, ruh halinden, hatta havadan bile etkilenebiliyor. Benim için hangi değişkenin ne kadar etkili olduğunu önceden bilmek mümkün olmuyor; bu da işin kafa karıştıran yanı.
Başkalarının tutarsızlığı çoğu zaman "ilgisizlik" diye okuduğunu da biliyorum. Ama içeriden bakınca ilgi hiç değişmiyor; değişen, o ilgiyi eyleme çevirebilme gücü. Bir şeyi çok önemsemek ve onu yapamamak aynı anda mümkün, ve bu birleşim en çok yıpratan şey.
Bir de şu var: tutarsızlık bazen insanın kendi hakkındaki hikâyesini bozuyor. "Ben aslında çalışkanım" ve "Ben aslında beceriksizim" cümleleri aynı hafta içinde birbirinin yerine geçebiliyor. İkisi de tam doğru değil; ama iki uçta sallanmak insanı yoruyor.
İyi günde ve kötü günde neler değişiyor?
Kendi deneyimimde fark ettiğim şeyler şöyle. Bunlar herkes için geçerli bir liste değil; sadece benim gözlemlerim.
- Başlama eşiği. İyi günlerde bir işe başlamak neredeyse otomatik. Kötü günlerde her başlangıç, kapalı bir kapıyı omzuyla itmek gibi.
- Dikkatin yapışkanlığı. İyi günde bir konuya girince orada kalabiliyorum. Kötü günde bir cümleyi üç kez okuyup hâlâ ne dediğini hatırlamıyorum.
- Küçük şeylerin ağırlığı. İyi günde bir mesaja cevap vermek hafif bir iş. Kötü günde aynı mesaj, cevaplanmayı bekleyen bir dağ.
- Duygusal tolerans. Kötü günlerde küçük bir eleştiri ya da aksilik daha sert vuruyor.
- Zaman hissi. İyi günlerde saatin nereye gittiğini biraz daha izleyebiliyorum; kötü günlerde öğleden sonra hiç başlamadan akşama dönüşüyor.
Bu listede dikkat çeken şey, hiçbirinin "isteme" ile ilgili olmaması. İyi günde de kötü günde de iyi olmak istiyorum. Değişen şey, istediğimi yapmaya yarayan altyapı.
İyi günü ölçü yapmak neden tuzak?
İyi günün en büyük tuzağı, onu "gerçek ben" diye kaydetmek. O gün ne kadar iş çıkardıysam, ertesi gün o miktarı bekliyorum. Çıkaramayınca da kendime kızıyorum. Bir dönem bu döngüde epey kaldım: iyi günde fazla yüklenip, ertesi gün çöküp, sonra suçluluk duymak.
Bunu fark edince şu soruyu kendime sormaya başladım: İyi günümü ne için kullanıyorum? Eğer cevap "bütün birikmiş işleri tek günde bitirmek" ise, o günün bedelini ertesi gün ödüyorum demektir. Kötü günü yargılamak yerine iyi günü daha yumuşak kullanmak, sarkacı biraz yavaşlattı.
Bu, "iyi günde hiçbir şey yapma" demek değil. Sadece iyi günün enerjisini kötü günün borcunu kapatmak için değil, kendim için daha makul bir tempo koymak için kullanmak.
Kötü günlerde kendime sorduğum sorular
Kötü bir günün ortasında ne yapacağımı bilmek çok işime yarıyor, çünkü o anda düşünmem zorlaşıyor. Bu yüzden iyi bir günde kendime bir liste hazırlıyorum:
- Bugün gerçekten bir şeyden mi mahrumum? Uyku, yemek, su gibi temel ihtiyaçlar eksikse önce onları gidermek. Bunlar çoğu zaman düşündüğümden daha belirleyici.
- Yapmam gereken şeylerin en küçüğü hangisi? Büyük işi bırakıp, beş dakikalık bir adım seçmek.
- Bu ertelenebilir mi? Bazı işler yarına kalabiliyor. Hangisinin kalamayacağını ayırmak yükü hafifletiyor.
- Kimden hafif bir destek isteyebilirim? Yanımda birinin olması ya da sadece bir mesajlaşma bile bazen kapıyı aralıyor.
- Bugünü nasıl "yeterince iyi" sayabilirim? Hedefi aşağı çekip günü kapatabilmek.
Bu liste her gün işe yaramıyor, ama kötü bir günün hiçbir yön göstergesi olmadan geçmesinden iyi.
İki ayrı plan yapmak: iyi gün planı ve kötü gün planı
Uzun süre tek bir plan yaptım: bir yapılacaklar listesi, bir de her gün aynı kişi olarak o listeyi bitireceğimi varsayan sessiz bir inanç. İşe yaramadı. Çünkü liste kötü günde de aynı uzunlukta duruyordu ve ben her seferinde yetersiz kalmış hissediyordum.
Şimdi bir işi iki boyutta tarif etmeye çalışıyorum. Mesela bir ödev ya da rapor için:
- İyi gün sürümü: Taslağı baştan sona yazmak, kaynakları toplamak, bölümleri düzeltmek.
- Kötü gün sürümü: Dosyayı açmak, başlığı yazmak, aklımdaki üç cümleyi not almak. Bu kadar.
Kötü gün sürümünü yaptığımda günü "boş geçirmiş" saymıyorum; çünkü iş, ertesi gün oturduğumda sıfırdan başlamayacak. Başladığım dosya zaten açık ve içinde birkaç cümle var. İyi gün gelirse, orada devam ediyorum.
Bu yaklaşım bir tür sigorta gibi çalışıyor. Hangi günün geleceğini sabah uyanınca bile her zaman bilemiyorum; ama her iki ihtimale de bir yer açık bırakmak, günün başında bile gerginliği biraz düşürüyor. Bir de şu: kötü gün planını önceden yazmak, kötü günde karar vermek zorunda kalmamam demek. O gün kararlar zaten zor; hazır bir küçük adım, sıfırdan seçmekten çok daha hafif.
Başkalarının gözünde tutarsızlık
Tutarsızlığın en zor yanlarından biri, dışarıdan nasıl göründüğü. Çevremdekiler iyi günlerimi görüyor, haliyle onu beklentiye çeviriyor. "Geçen hafta yaptın, bu hafta neden yapmıyorsun?" sorusu, yargılama niyeti olmasa bile ağır geliyor.
Bu konuda en çok işe yarayan şey, tutarsızlığı önceden anlatmak oldu. "Bazı günler çok iyi gidiyor, bazı günler aynı işte zorlanıyorum. Bu, ilgisizlik değil" gibi basit bir cümle bile beklentiyi yumuşatıyor. Herkes anlamayabiliyor; o ayrı bir konu. Ama anlatmak, kendi içimde de bir yer açıyor.
Eğer iniş çıkışlar günlük hayatını ciddi biçimde etkiliyorsa, ya da yalnızca işte değil duygu durumunda da belirgin dalgalanmalar yaşıyorsan, bir psikiyatriste ya da psikoloğa danışmak değerli olabilir. DEHB dışında da sebepler bulunabiliyor ve bunu ayırt etmek bir uzmanın işi.
Kendime not
İyi günler beni kandırmıyor, kötü günler de beni tanımlamıyor. İkisi de aynı beynin farklı hâlleri. Ne bir günde "gerçek halim" ortaya çıkıyor ne de diğerinde kayboluyor.
Bugün kötü bir gündeyse, bu bir karakter bilgisi değil, bir hava durumu. Hava değişecek. Önemli olan, o güne kendimi suçlayarak değil, bir şemsiye alarak girebilmek.