“Bunu sen üstlenir misin?” sorusuna cevabım çoğu zaman ben düşünmeden ağzımdan çıkıyor: “Tabii.” İçimde heyecan var, biraz da bunun bir güven göstergesi olduğunu bilmenin sıcaklığı. Düşünmem gereken kısım ise sonra, evde, akşam saatlerinde ortaya çıkıyor: peki bunu nasıl yapacağım?
DEHB ile terfi ve sorumluluk meselesi benim için hem sevinç hem de bir tür belirsiz endişe taşıdı. Yeni bir rol ya da genişleyen bir görev, ilgimi çekiyor. Ama aynı zamanda tam da zorlandığım şeylere, yani planlamaya, takibe ve görünmeyen koordinasyona daha çok yer açıyor. Bu yazıda bu ikisini nasıl yan yana taşıdığımı anlatıyorum.
Kısaca: Terfi ve artan sorumluluk, DEHB'li biri için işin görünmeyen kısmını, yani planlamayı, takibi ve karar yükünü büyütebilir. Evet demeden önce neyin değişeceğini sormak, yeni role küçük bir yapı kurmak ve gerektiğinde destek istemek yükü hafifletiyor. Ertelemek ya da hayır demek de meşru bir seçenek.
DEHB'de terfi ve sorumluluk: sevinç ile endişe neden aynı anda geliyor?
Terfi ya da büyüyen bir görev, çoğunlukla bir takdir işareti. Bunu hak ettiğini hissetmek güzel. Ama içimde ikinci bir ses de hemen konuşuyor: “Bu iş şimdiye kadar yaptığın işten farklı. Orada seni zorlayacak şeyler var.”
Bunun nedeni basit. İlgimin yüksek olduğu, anlık enerjiyle çözdüğüm işlerde kendimi iyi hissediyorum. Sorumluluk arttıkça iş, çoğu zaman bu türden işten uzaklaşıp daha çok takip, hatırlatma, toplantı ve belirsizlik içeren bir şeye dönüşüyor. DEHB'li biri için bunlar, işin zor olan kısımları. Bu yüzden terfi sevincinin altında, kendime dair bir soru da kıpırdıyor: “Ya yapamazsam?”
O soruyu susturmaya çalışmıyorum. Ama onu bir alarm olarak değil, bir hazırlık listesi olarak dinlemeyi öğreniyorum.
Yeni rolde işe yarayan yanlarım da var
Endişeyi büyütürken bir şeyi unutmamaya çalışıyorum: yeni rolde işime yarayacak yanlarım da var. Bende bunlar, bir sorun çıktığında hızlıca alternatif düşünebilmek, insanların ne zaman sıkıştığını fark etmek ve işin büyük resmini sevmek. Hepsi her gün çalışmıyor, hepsi her DEHB'li için geçerli de değil. Ama bir fırsata bakarken yalnızca açıklarımı sayarsam, ortaya çıkan tablo eksik oluyor. Hem zorlanacağım hem işe yarayacağım yerleri yan yana yazmak, kararımı daha dengeli hale getiriyor.
Sorumluluk artınca neler değişiyor?
Her yeni role göre farklı olsa da, benim gözlemlediğim birkaç ortak değişiklik var:
- Görünmeyen iş büyüyor. Mesajlara yanıt vermek, başkasının işini takip etmek, kimin neyi beklediğini hatırlamak. Bunların hiçbiri görev listesinde yazmıyor ama günün yarısını alabiliyor.
- Yapı azalıyor. Daha önce net bir görev tanımım varken, şimdi “önceliği sen belirle” cümlesiyle karşılaşıyorum. Önceliği kendim belirlemek DEHB'li zihin için çoğu zaman en zor kısım.
- Karar sayısı artıyor. Her küçük karar bir küçük enerji harcıyor. Gün sonunda ben bunu fark etmeden bitkin düşebiliyorum.
- Toplantılar çoğalıyor. Odaklı çalışmaya ayırabildiğim zaman parçalanıyor.
- Başkasının zamanı devreye giriyor. Artık gecikmem yalnızca beni değil, başkalarını da etkiliyor. Bu bir baskı katmanı ekliyor.
Bunları bir araya getirince, neden bu kadar yorulduğumu anlıyorum. Yetersiz olduğum için değil, işin türü değiştiği için yoruluyorum.
Evet demeden önce sorduğum sorular
Eskiden hemen “evet” derdim; çünkü heyecanlıydım ve bir fırsatı kaçırmaktan korkuyordum. Şimdi cevap vermeden önce nefes alıp birkaç soru soruyorum. Bunları bazen yüksek sesle, bazen yalnızca kendime soruyorum:
- Günlük işim tam olarak ne olacak? Hangi kısmı toplantı, hangi kısmı takip, hangi kısmı doğrudan üretim?
- Önceliği kim belirleyecek? Bir yapı verilecek mi, yoksa kendim mi kuracağım?
- Ne kadar destek var? Bir kılavuz, deneyimli biri ya da düzenli bir geri bildirim saati olacak mı?
- İlk haftalarda ne beklenecek? Hemen sonuç mu, yoksa öğrenme süresi mi?
- Bunun hangi kısmı beni heyecanlandırıyor, hangi kısmı korkutuyor?
Son soru en dürüst olanı. Eğer heyecanlandıran kısım işin özü, korkutan kısım ise yalnızca yönetilebilir ayrıntılarsa, devam ediyorum. Ama işin büyük kısmı beni sürekli tüketecek şeylerden oluşuyorsa, bunu bilerek karar vermek istiyorum.
Cevaplar için “Biraz düşünüp yarın dönebilir miyim?” demek de bir seçenek. Çoğu zaman bu isteğin kabul edildiğini, hatta saygıyla karşılandığını gördüm.
Yeni role küçük bir yapı kurmak
Rol büyüyünce, eski sistemlerim yetmeyebiliyor. Yeni sorumluluklar için kendime hafif ama net bir yapı kuruyorum:
- Tek bir yer. Bana gelen her görevi tek bir listede topluyorum. Kâğıt, defter ya da dijital fark etmiyor; önemli olan dağınık mesajların arasında kaybolmamaları.
- Beklediklerim listesi. Başkasından ne beklediğimi ayrıca yazıyorum. Bu liste, takibi hafızama bırakmamı engelliyor.
- Takvimde bloklar. Odaklı iş için önceden takvime saat ayırıyorum. Aksi halde bu saatler toplantılarla doluyor.
- Haftalık kısa bir bakış. Haftada bir, kendime on beş dakika ayırıp öncelikleri gözden geçiriyorum.
- Devredebileceğim işler. Her yeni işte “bunu başkası da yapabilir mi?” diye soruyorum. Yapabiliyorsa devrediyorum.
Bu yapıların hiçbiri mükemmel değil. Ama sorumluluk artınca her şeyi aklımda tutmaya çalışmak yerine bu küçük iskeletle çalışmak, beni ciddi biçimde rahatlatıyor.
Beklentileri konuşmak ve destek istemek
Rol değişince beklentiler de belirsizleşebiliyor. Benim için en işe yarayan şeylerden biri, ilk haftalarda yazılı ya da en azından açık bir konuşmayla “şu anda benden tam olarak ne bekleniyor?” sorusunu sormak oldu. Bu soru bana da karşı tarafa da yön veriyor. Belirsizlik, bende hızla kaygıya dönüşüyor; net bir cümle o kaygıyı yatıştırıyor.
DEHB'yi işyerinde paylaşıp paylaşmamak kişisel bir karar ve başka bir yazıda daha ayrıntılı ele alıyorum. Paylaşmasan bile ihtiyacını işin diliyle ifade edebilirsin: “Önceliklerimi yazılı olarak netleştirmek bana yardımcı oluyor” ya da “Toplantıdan sonra kısa bir özet alabilir miyim?” gibi. Yardım istemek zayıflık işareti değil, yüküne akıllıca bakma biçimi.
Eğer sorumluluk artışı sürekli bir baskı, uykusuzluk ya da bitkinlik getiriyorsa, bir psikiyatriste veya psikoloğa danışmak iyi gelebilir. Kendi başına dayanmaya çalışmak, genellikle sorunu büyütüyor.
Hayır demek ya da ertelemek de bir seçenek
Her fırsatın bir bedeli var ve her fırsat her zaman doğru zamanda gelmiyor. “Şu an hayır, ama şu koşullarla evet” diyebilmek, benim için uzun zaman sonra öğrendiğim bir cümle oldu. Bazen bir görevi kabul etmeden önce bazı işlerin devredilmesini, bazen daha fazla süre ya da destek istiyorum.
Bunu yaparken kendimi suçlamamaya çalışıyorum. Hayır demek, hırssız olmak anlamına gelmiyor. Kendi kapasitemi ve çalışma biçimimi tanıyıp ona göre karar vermek, uzun vadede hem işimi hem kendimi korumak demek.
Kendime not
Sorumluluğun artması, bende bir şeylerin bozuk olduğunu göstermiyor; yalnızca işin ağırlık merkezinin kaydığını gösteriyor. Ben de yeni merkeze göre kendime yeni bir denge kurabilirim. Yapıyı küçükten kurmak, destek istemek ve gerekiyorsa yavaşlamak, her biri bu dengenin parçası.
Yeni bir sorumluluk önünde duruyorsan, önce kendine şunu sor: bu iş benim güçlü yanlarımla mı, zorlandığım yanlarımla mı daha çok ilgilenecek? Cevabın ne olursa olsun, bir yapı kurmak için zamanın var.