DEHB ile sunum hazırlamak ve sunmak: kaygıyı yönetmek

Sunum hazırlamak DEHB'de neden saatlerce uzayıp kaygıya dönüşebiliyor? Hikâyeyi önce kurmak, prova yapmak ve dağılınca toparlanmak için denediklerim.

· · 5 dk okuma

Slayt şablonunu seçmek yirmi dakikamı aldı. İçeriği yazmak ise henüz başlamamıştı. Renk paletleri, yazı tipleri, bir görselin hangi kenara oturacağı derken sunum teslim saatine yaklaşıyordu ve ekranda yalnızca çok güzel görünen boş bir kapak vardı.

Sunum hazırlamak, DEHB ile yaşayan biri için garip bir ikili yük taşıyor: Hem yaratıcı ayrıntılara kapılmak çok kolay, hem de asıl iş olan içeriğe başlamak çok zor. Üstüne sunum günü kaygısı eklendiğinde, bütün süreç gözümde büyüyordu. Bu yazıda sunumu hazırlarken ve sunarken bende işe yarayan küçük adımları anlatıyorum. Uzman değilim; yalnızca kendi deneyimimi paylaşıyorum.

Kısaca: DEHB'de sunum hazırlamak çoğu zaman tasarım ayrıntılarında kaybolmak ve içeriğe başlayamamak arasında sıkışıyor. Önce kâğıt üstünde üç ana mesajı yazmak, slaytı sonra yapmak, tasarıma süre sınırı koymak, yüksek sesle prova etmek ve dağılırsan kısa bir duraksayıp bir sonraki ana noktaya dönmek süreci hafifletebilir.

Sunum hazırlamak neden bu kadar uzuyor?

İlk neden, ilginç ama asıl konudan uzak ayrıntılar. Bir slayta uygun fotoğrafı ararken yirmi dakika geçirmek, DEHB'de çok tanıdık bir şey. Görsel arayışı, hoş bir sorun gibi göründüğü için çekici; içerik yazmak ise belirsizlik taşıdığı için zor.

İkinci neden bitişin belirsizliği. Bir sunumun “bitti” olduğu an yok; her zaman bir slayt daha eklenebilir, bir cümle daha düzeltilebilir. Bitişi tanımlamadığımda iş sürekli büyüyor.

Üçüncü neden mükemmeliyetçilik. Sunum başkalarının önünde yapılacak bir şey olduğu için, kusursuz görünmek gibi bir baskı oluşuyor. Bu baskı başlama anını ağırlaştırıyor.

Dördüncüsü araştırma tuzağı. Konuyu araştırırken yeni bir bilgiye, onun ardından bir başkasına geçip ana fikirden uzaklaşabiliyorum. Her yeni bilgi ilginç; ama sunum dört beş ana fikirden fazlasını taşıyamıyor.

Önce hikâyeyi kurmak, slaytı sonra yapmak

Sunuma başlamadan önce bilgisayarı kapatıp bir kâğıt almak, benim için büyük fark yarattı. Kâğıda şunları yazıyorum:

  1. Bu sunumda ne anlatıyorum? Tek bir cümleyle.
  2. Dinleyici hangi üç şeyi hatırlamalı? Üç ana mesaj; fazlası değil.
  3. Her mesajı hangi örnek ya da kanıtla destekliyorum? Kısa bir not.
  4. Giriş ve kapanış nasıl? İlk cümle ve son cümle.

Bu kâğıt tamamlanınca, slaytlar iskeleti zaten hazır olan bir işe dönüşüyor. Her slayt için tek bir fikir koymak da bende iş görüyor. Slaytı metinle doldurmak yerine, kısa bir başlık ve bir görsel ya da kısa bir anahtar kelime yeterli. Çünkü slayt konuşmayı yönetmek için değil, konuşmaya eşlik etmek için.

Bu sıralamayı tersine çevirdiğimde, yani önce slayt yapıp sonra içeriği yerleştirmeye çalıştığımda, sunumlar hem uzuyor hem dağınık çıkıyordu.

Hazırlığa süre sınırı koymak

Tasarım ayrıntıları için zaman kutusu koyuyorum: Şablon seçimi için yirmi dakika, görsel arama için her slayta iki üç dakika gibi. Süre dolduğunda en iyi bulduğumu seçip geçiyorum. Mükemmel görseli değil, yeterince iyi görseli arıyorum. Süre dolunca ellerim hâlâ “bir saniye, şunu da deneyeyim” demek istiyor; o ana kadar seçtiğim görsel işe yarayacak kadar iyi oluyor.

Bir de “bitti” tanımı yapıyorum: Her ana mesajın slaytı var, giriş ve kapanış var, bir kez baştan sona prova edildi. Bu üç şey tamamsa, geri kalan düzeltmeler isteğe bağlı oluyor. Bu tanım olmadan, sunumun bittiğini hissetmiyorum.

Takvimde geriye doğru planlamak burada da geçerli: Sunum gününden bir gün önce prova, üç gün önce taslak slaytlar, bir hafta önce hikâyenin iskeleti. Sunum yakınlaştıkça yeni içerik eklemek yerine var olanı sadeleştirmeye çalışıyorum.

Prova: kaygıya karşı en sade araç

Prova yapmak, hiç sevmediğim ama en çok işe yarayan şey oldu. Kafamda geçirdiğim bir sunum ile yüksek sesle konuştuğum bir sunum arasında büyük fark var. Kafamda her şey akıyor; sesli söylediğimde yarısının cümle olarak kurulamadığını fark ediyorum.

Provada şunlara dikkat ediyorum:

  • Yüksek sesle ve ayakta konuşmak; mümkünse sunumun yapılacağı biçime yakın.
  • Süreyi ölçmek. Çoğu zaman düşündüğümden uzun ya da kısa sürüyor.
  • İlk cümleyi ezberlemek. İlk cümle çıktıktan sonra gerisi genelde akıyor.
  • Geçişleri çalışmak: Bir slayttan diğerine nasıl bağlandığımı bilmek, konuşma sırasında kaybolma ihtimalini azaltıyor.
  • Bir arkadaşa ya da kameraya karşı denemek.

Not kartı kullanıyorsam, kartlara cümle değil anahtar kelime yazıyorum. Çünkü cümle yazdığımda kartı okumaya başlıyorum ve dinleyiciyle bağım kopuyor.

Sunum günü sabahı

Sunum sabahı yeni bir şey yapmaya çalışmamak, bende en iyi işleyen kural. Onun yerine kısa bir kontrol listem var:

  • Sunum dosyası hem bilgisayarda hem bir yedekte (bulut ya da USB) mi?
  • Gereken kablo ya da adaptör çantada mı?
  • Salona erken varıp ekranı ve slaytları bir kez denemek mümkün mü?
  • Su ve hafif bir kahvaltı; boş mideyle titreme artıyor.

Sunum çevrimiçi yapılıyorsa, bağlantıyı ve ekran paylaşımını önceden denemek, “sesim gidiyor mu?” telaşını azaltıyor. Bildirimleri kapatmak da sunumun ortasındaki küçük sürprizleri engelliyor.

Sunum sırasında dağılırsan

Provada ne kadar iyi gitse de sunum anında zihnim bir an boşalabiliyor. Bu gerçekten olan bir şey; ve olduğunda dünya yıkılmıyor. Birkaç küçük araç:

  • Dur ve nefes al. Bir iki saniyelik sessizlik sunucuya uzun, dinleyiciye çok kısa geliyor.
  • Slayta bak. Slayt zaten bir ipucu; başlığı okumak genelde yeniden bağlanmamı sağlıyor.
  • Bir önceki cümleye dön. “Az önce şundan bahsediyordum…” diyerek geri dönmek, kaybolmaktan iyi.
  • Not kartına bak. Utanılacak bir şey değil; kartlar bunun için var.

Soru-cevap bölümünde bilmediğim bir soru geldiğinde “Bunu not alayım, sonra döneyim” diyebilmeyi de öğrendim. Her soruya anında cevap vermek zorunda olmadığımı bilmek, sunumun o bölümünü çok daha az korkutucu yaptı.

Sunum kaygısı çok yoğunsa

Sunum öncesi kalp çarpıntısı, el titremesi ya da midede düğüm gibi hisler birçok insanın tanıdığı şeyler. Benim için bunların şiddeti, sunumun önemine ve o günkü yorgunluğuma göre değişiyor. Bunları tamamen yok etmek gibi bir hedefim yok; yalnızca yönetilebilir tutmaya çalışıyorum.

Kaygı sunum yapmayı tamamen engelliyorsa ya da günlük hayatını belirgin biçimde etkiliyorsa, üniversitenin psikolojik danışma merkezi ya da bir psikolog veya psikiyatrist yardımcı olabilir. Ben bu konuda tavsiye veremem; yalnızca kapının açık olduğunu söyleyebilirim.

Kendime not

Sunumlar, mükemmel olmak zorunda olan bir performans değil; bir şeyi başkalarıyla paylaşma fırsatı. Bu bakış, bende kaygıyı tamamen silmedi ama ağırlığını azalttı.

Bir sonraki sunumda önce bilgisayarı kapat, bir kâğıt al ve üç ana mesajını yaz. Tasarım için bir süre sınırı koy. Sonra bir kez, yüksek sesle, baştan sona söyle. Bu üç adım, sunumun büyük bir kısmını hafifletiyor.

Sık sorulanlar

Sunum hazırlamak neden bu kadar uzun sürüyor?

Şablon, renk ve görsel seçimi gibi detaylar saatleri yiyebiliyor; içerik ise bir türlü başlamıyor. Önce kâğıt üstünde üç ana mesajı yazıp sonra slayta geçmek ve tasarım için bir süre sınırı koymak süreci kısaltabilir.

Sunum sırasında dağılırsam ne yapmalıyım?

Kısa bir duraksama normaldir; yavaşça nefes alıp slayta bakmak ve bir sonraki ana noktayı hatırlamak genelde yeterli olur. Not kartına üç ana başlık yazmak da seni geri getirecek bir dayanak sağlayabilir.

Sunum kaygısı çok yoğunsa ne yapabilirim?

Prova yapmak, küçük gruplarda denemek ve nefes egzersizleri bazı kişilere yardımcı olabilir. Kaygı sunumları tamamen engelleyecek düzeydeyse üniversitenin psikolojik danışma merkezine ya da bir psikolog veya psikiyatriste başvurmak iyi bir adım olabilir.

Bu yazı kişisel deneyime dayanır, tıbbi tavsiye değildir. Tanı ve tedavi için bir psikiyatriste ya da doktora danış.

Bunlar da ilgini çekebilir