“Bir tur daha” demek, benim dilimde çoğu zaman “iki saat daha” demek. Başlarken yarım saat ayırıyorum, bir bölüm bitiyor, hemen arkasından yeni bir hedef beliriyor ve bir sonraki gözümü kaldırdığımda pencerenin dışı kararmış oluyor.
Oyun oynarken zamanı unutmak çoğu zaman masum bir deneyim. Güzel, keyifli, hatta rahatlatıcı. Ama arkasından gelen bir şey var: Yapmam gereken şeyler, yemek, hatta bazen uyku bir köşeye itilmiş oluyor ve ben bunu o an fark etmiyorum.
Bu yazıda oyunun bende ne yaptığını, onu yargılamadan nasıl anlamaya çalıştığımı ve zamanı biraz daha görünür kılmak için denediklerimi yazıyorum.
Kısaca: Oyun oynarken zamanı unutmak, DEHB'li biri olarak bende net hedefler, anında geri bildirim ve ilerleme hissinin birleşiminden geliyor. Oyunu suçlamadan, başlamadan önce görünür bir bitiş koymak ve çıkış anını kolaylaştırmak bana yardımcı oldu.
Oyun oynarken zamanı unutmak bende nasıl oluyor?
Zamanın kaybolduğu an, genelde fark edilmeyen bir andır; tam da bu yüzden zor. Oyunun içindeyken, saat benim için bir ölçü değil. Her şey bir sonraki küçük hedefe doğru ilerliyor ve zaman, o hedeflerin arasında eriyip gidiyor.
Gerçek hayatta zamanı hissetmekte zaten zorlandığımı biliyorum. Bir işin ne kadar süreceğini tahmin ederken sık sık yanılıyorum. Oyunun içinde bu zorluk bir kat daha artıyor, çünkü oyun zamanın akışını görmemi engelleyen bir tasarıma sahip. Ekranın bir köşesinde saat yok, gün batımı yok, bedenimin yorgunluk işaretleri bile bazen duyulmuyor.
Bir de başlamanın kolaylığı var. Oyunun içinde bir şeye başlamak benim için çok kolay; ne yapacağımı biliyorum, ilk adım belli. Gerçek hayattaki işlerde bu belirsizlik beni durdururken, oyunda hiç durmuyorum.
Oyun neden bu kadar kolay çekiyor?
Kendi gözlemimle söyleyebilirim: Oyunlar, benim zorlandığım şeylerin çoğunu bana hazır sunuyor. Hedef net. Yaptığım şeyin sonucu anında görünüyor. Zorluk, benim seviyeme göre ayarlanıyor. İlerlemeyi gösteren çubuklar, puanlar, açılan yeni bölümler var.
Günlük hayatta ise hedefler belirsiz, sonuçlar geç geliyor, ilerleme çoğu zaman görünmüyor. Bir rapor yazarken “ne kadar yaptım?” sorusunun cevabı net değil; oyunda net. Bu fark, oyunu benim için neredeyse bir ödül makinesine dönüştürüyor.
Bazı oyunların tasarımı da bu çekimi büyütüyor. Her gün girince verilen küçük ödüller, art arda kaç gündür oynadığını gösteren sayaçlar, sınırlı süreli etkinlikler... Bunların hepsi “kaçırırsam kaybederim” hissini besliyor. Kendimi, keyif aldığım için değil, bir seriyi bozmamak için oyunu açarken yakaladım. O gün fark ettim ki oyun bana artık bir eğlence değil, bir yükümlülük gibi geliyordu.
Bunun bir de sosyal tarafı var. Başkalarıyla oynarken bir ekibin parçası olmak, bir söz vermek, bir takım arkadaşını yarı yolda bırakmamak gibi şeyler çıkışı daha da zorlaştırıyor. “Ben çıkarsam onlar ne yapar?” düşüncesi zamanı uzatıyor.
Her oyun saati kötü mü?
Hayır, ve bunu kendime sık sık hatırlatmam gerekiyor. Oyun benim için bir rahatlama, bir keyif, bazen bir bağ kurma yolu. Zamanı unutmanın kendisi her zaman kötü değil; hatta bazen tam da istediğim şey. Bir süre kafamın sesini kısmak, tek bir şeye dalmak iyi geliyor.
Fark etmem gereken, bunun ne zaman bilerek ve ne zaman farkında olmadan olduğu. Bir akşamı keyifle oyuna ayırmak başka, yemek yemeyi, uyumayı ya da bir yükümlülüğü unutarak saatlerin akıp gitmesi başka. İlkinde bir seçim yapıyorum; ikincisinde seçim elimden kayıyor.
Bu yüzden kendime sorduğum soru “Oyun oynayayım mı?” değil, “Bu oyun saatinin sonunda kendimi nasıl hissetmek istiyorum?” oldu. Cevap genelde “dinlenmiş” oluyor; ve bunu mümkün kılan, saatin başında koyduğum küçük sınırlar.
Zamanı görünür kılmak için denediklerim
Bende işe yarayan adımlar bunlar oldu:
- Başlamadan bitiş koymak. “Saat şu olunca ya da şu bölüm bitince bırakacağım.” Bu cümleyi yüksek sesle söylemek bile fark yarattı.
- Oyundan bağımsız bir alarm. Oyunun içindeki saate güvenmedim. Telefonda ya da masada ayrı bir zamanlayıcı kurdum ve sesini duyabileceğim bir yerde bıraktım.
- Bölüm sonuna göre planlamak. Ortası bölünemeyen oyunları, sadece bol zamanım olan günlere bıraktım. Kısa oturumlara uygun olanları yeğledim.
- Başlamadan önce bedenimi hazırlamak. Bir bardak su, bir şey yemek, tuvalet. Oyunun içine girince bunları unutuyorum; önceden yapınca ihtiyaç kalmıyor.
- Oyundan sonra bir adım belirlemek. Çıkışın bir yönü olunca, çıkmak kolaylaşıyor. Mesela “oyun bitince bir bardak çay yapacağım” gibi küçük bir sonraki adım.
- Birlikte oynadığım kişilere süreyi söylemek. “Bir saat sonra çıkıyorum” demek, sonradan “bir tur daha” baskısını azaltıyor.
Çıkış anı neden bu kadar zor?
Oyundan çıkmak, tam bir işin ortasında kesilmek gibi hissettiriyor. Bir hedefe yaklaşmışken durmak, içimde bir gerginlik bırakıyor. Bazen kısa bir sinirlilik, bazen de “biraz daha” demeyi neredeyse zorunlu hale getiren bir huzursuzluk.
Bu geçişi yumuşatmak için küçük bir ritüel edindim: Oyunu kapatmadan önce son dakikayı kendime ayırıyorum. “Bu son bölüm” deyip tamamladıktan sonra, ekranı kapatmadan önce birkaç derin nefes alıyorum. Sonra kalkıp bir yere gidiyorum: mutfağa, pencereye, banyoya. Beden hareket edince, zihin de yeni bir moda geçiyor.
Ayrıca oyundan sonra hemen zor bir işe girmeye çalışmıyorum. Zihnimin bir yumuşak iniş istediğini fark ettim; bu yüzden aradaki on dakikayı boş bırakıyorum.
Alarm çaldığında ilk tepkim çoğu zaman onu susturup devam etmek oluyor. Bunun için alarmı bir mesaj gibi değil, bir eşik gibi düşünmeye başladım: Alarm çalınca sadece mevcut bölümü bitiriyorum ve ikinci bir hedef açmıyorum. “Bu son” demek ile gerçekten son olması arasındaki farkı, ancak hedefi önceden bu kadar küçültünce kapatabildim.
Fazla olduğu anlar
Oyun benim için çoğu zaman bir keyif; ama bazı dönemlerde bir kaçış olduğunu da fark ettim. Zor bir işten, ağır bir duygudan ya da yalnızlıktan kaçmak için oynadığımı anladığımda, sorun oyun değil, kaçtığım şey oluyor.
Oyuna ara verdiğim dönemlerde neyi özlediğime bakmak da bana çok şey gösterdi. Bazen gerçekten oyunun kendisini özledim: hikâyeyi, ustalaşmayı, arkadaşlarla sohbeti. Bazen ise sadece boş kalan zamanı nasıl dolduracağımı bilemedim. Bu iki durumu birbirinden ayırmak, ne yapmam gerektiğine dair bana ipucu verdi: Birinde oyuna keyifle dönebilirim, ötekinde önce boşlukla ne yapacağımı düşünmem gerekiyor.
Eğer oyun uykunu, yemeni, işini ya da ilişkilerini düzenli olarak etkiliyorsa, ve bunu kendi başına değiştirmekte zorlanıyorsan, bir psikiyatristle ya da psikologla konuşmak yardımcı olabilir. Burada suçlanacak biri yok; sadece destek alabileceğin bir yer var.
Keyfi kaybetmeden
Oyun, zamanımı çalan bir düşman değil; zamanla ilişkimi gösteren bir ayna. Aynaya bakıp kendimi yargılamak yerine, ne gördüğümü merakla izlemeye çalışıyorum.
Bu akşam bir oyun oynayacaksan, başlamadan bir bitiş saati belirle ve bir alarm kur. Sonra rahatça keyfini çıkar. Keyif, bu işin zaten en değerli kısmı.