Bir iş gününün sonunda neredeyse hiçbir şey yapmamış gibi hissedip yine de bitkin düştüğüm çok akşam oldu. Saatlerce masada oturmuşum, onlarca sekme açmışım, üç işe başlayıp hiçbirini bitirememişim. Uzun süre bunu karakterimle açıkladım. Sonra fark ettim ki sorun çabanın azlığı değil, çabanın nereye aktığıydı.
Bu yazı, iş hayatında DEHB ile çalışmanın neye benzediğini ve beni ayakta tutan şeyleri bir araya getiren uzun bir rehber. Uzman değilim; DEHB ile yaşayan, çalıştığım dönemlerde bolca tökezleyip bolca deneyen biriyim. Burada okuyacakların kendi gözlemlerimden ve zamanla biriktirdiğim küçük ayarlardan geliyor.
Kısaca: İş hayatında DEHB çoğu zaman yeteneksizlikten değil; yapısı belirsiz işlerden, bölünmelerden ve zaman algısındaki kaymalardan zorlanmak demek. Güçlü kalmanın yolu kendini zorla değiştirmek değil, işin etrafına sana uyan bir iskelet kurmak: görünür görevler, dış hatırlatıcılar, net beklentiler ve dinlenmeye ayrılmış gerçek bir alan.
İş hayatında DEHB neden bu kadar yorucu hissettirir?
DEHB nörogelişimsel bir durum; dikkati, dürtüleri ve zamanı yönetme biçimimizi etkiliyor. İş yerleri ise çoğunlukla bu becerilerin kendiliğinden çalıştığı varsayımıyla kurulmuş. Bir işe ne zaman başlanacağını, ne kadar süreceğini, hangisinin önce geleceğini herkesin içinden bildiği kabul ediliyor.
Benim için en yorucu kısım işin kendisi değil, işin etrafındaki görünmez emekti. Bir e-postaya cevap vermek iki dakika sürüyor ama o iki dakikaya başlamak bazen bütün öğleden sonramı yiyordu. Toplantıda dinlemek kolay görünüyor ama aklım kaçmasın diye harcadığım çaba, toplantı bitince beni boşaltıyordu.
Bu görünmez emeği adlandırmak bende bir şeyleri değiştirdi. Kendime “neden bu kadar yoruldun, bir şey yapmadın ki” demek yerine “bugün çok fazla geçiş yaptın” diyebilmeye başladım. Suçlama yerine tarif, çözümün de kapısını aralıyor.
Çalıştığım dönemlerde en sık takıldığım yerler kabaca şunlardı:
- Başlamak: Özellikle sınırı belirsiz, “şu dosyayı bir toparla” türünden işlerde.
- Bölünmeler: Bir mesaj, bir soru, bir telefon ve zihnimin geri dönüş yolunu kaybetmesi.
- Zaman: “Yarım saat sürer” dediğim işin bütün günü alması ya da teslim tarihinin bir anda kapıya dayanması.
- Duygular: Küçük bir eleştirinin bütün günümün rengini değiştirmesi.
- Kapanamamak: Mesai bitse de zihnimin açık kalan işlerin etrafında dönmeye devam etmesi.
Bunların hiçbiri yalnızca DEHB'lilere özgü değil. Ama DEHB ile birlikte daha sık, daha yoğun ve daha yorucu yaşanabiliyor. Farkı yaratan da bu yoğunluk.
Güçlü yanlarını romantize etmeden görmek
DEHB'yi “süper güç” diye anlatan cümlelere mesafeliyim. Bu söylem zorluğu küçümsüyor ve zorlandığın günlerde seni daha yalnız bırakıyor. Ama bu, iş hayatında işime yarayan bazı eğilimlerimi görmezden gelmem gerektiği anlamına da gelmiyor.
İlgimi çeken bir problemde saatlerce kalabiliyorum. Herkesin donduğu acil anlarda garip bir sakinlikle hareket edebiliyorum. Farklı alanlar arasında bağlantı kurmak, kimsenin aklına gelmeyen soruyu sormak bana kolay geliyor. Bunlar her gün çalışan özellikler değil; ama varlar ve hesaba katılmayı hak ediyorlar.
Bunları görmek kariyerle ilgili kararlarda bana yön verdi. Hangi işlerde canlandığımı, hangilerinde söndüğümü gözlemlemek, “ne kadar zorlanırsam o kadar değerliyim” inancından çok daha dürüst bir pusula. DEHB'de ilgi bir lüks değil, çoğu zaman yakıt.
Aynı şekilde, sık iş değiştirmiş olmayı ya da bir projeye tutkuyla dalıp sonra soğumayı da yalnızca kusur olarak okumamaya çalışıyorum. Bunlar bana neyin beni beslediğini, neyin tükettiğini anlatan veriler. Veriye kızmak yerine onu okumayı öğrenmek, kendime karşı tutumumu yumuşattı.
Yaratıcı işler, değişken projeler, sorun çözmenin ön planda olduğu roller bazı DEHB'liler için daha uygun olabiliyor; ama bunu bir kural gibi okumamak gerek. Aynı işin içinde bile hangi görevlerin seni canlandırdığını bilmek, işini değiştirmeden işini biraz daha sana göre şekillendirmeni sağlayabilir.
Günün iskeleti: başlamak, sürdürmek, bitirmek
Kendimi değiştirmeye uğraşmaktan vazgeçip günün etrafına bir iskelet kurduğumda işler kolaylaştı. İskelet derken katı bir program kastetmiyorum. Kararları önceden verip zihnimi gün içindeki karar yükünden kurtaran birkaç sabit noktayı kastediyorum.
Başlamak
Başlamak benim için hâlâ en zor an. İşe yarayan şey, işi gülünç gelecek kadar küçültmek: “raporu yaz” değil, “dosyayı aç ve başlığı yaz”. İlk adım küçük olunca beynim itiraz etmeye fırsat bulamıyor.
Yanımda sessizce çalışan biri varken başlamak da çok daha kolay; MASA'yı biraz da bu his için kurdum. Evden çalıştığım günlerde bu yan yana olma hâli, ofisin sağladığı doğal yapının yerini kısmen tutuyor.
Bölünmeleri yönetmek
Bölünmeler kaçınılmaz ama her bölünmenin bedeli aynı değil. Mesajları ve e-postaları belirli saatlere topladığımda, aralarda en azından bir işin ucundan tutabiliyorum. Bir işten kalkmadan önce yanına tek satırlık bir “kaldığım yer” notu bırakmak da dönüş yolunu kısaltıyor.
E-posta kutusu özellikle sinsi bir alan. Açtığım her e-posta küçük bir karar istiyor ve kararlar birikince kutuya bakmak bile ağırlaşıyor. Ben her e-postayı ilk açtığımda tek bir şey yapmaya çalışıyorum: cevapla, ertele ya da arşivle. Kutuda “sonra bakarım” diye bekleyen her şey, aklımda da bekliyor.
Teslim tarihleri ve zaman
Zamanı hissetmekte zorlanıyorsam, zamanı görünür kılmam gerekiyor. Büyük teslim tarihlerini küçük ara tarihlere bölmek, takvime “bitiş günü” değil “başlama günü” yazmak ve bir işin gerçekte ne kadar sürdüğünü birkaç kez ölçüp tahminlerimi düzeltmek, son gece panikleriyle aramda mesafe açtı.
Görev yönetim araçları da bu iskeletin parçası, ama bir uyarıyla: Yeni bir uygulamanın heyecanı birkaç gün sürüp sonra sessizce terk edilebiliyor. Benim ölçütüm aracın ne kadar akıllı olduğu değil, ne kadar az sürtünme yarattığı. Bazen en iyi araç masanın üstünde duran tek sayfalık bir liste.
Detaylar ve hatalar
Dikkat gerektiren işlerde hata yapmamak için kendime güvenmek yerine sisteme güvenmeyi öğrendim. Kısa kontrol listeleri, işi bitirdikten sonra bir mola verip ikinci okuma, kritik adımları yüksek sesle okumak gibi küçük yöntemler, “bu sefer dikkat edeceğim” sözünden çok daha güvenilir.
Evden ya da kendi başına çalışırken
Ofisin bazı görünmez faydaları varmış; bunu evden çalışmaya başladığımda anladım. Sabah bir yere gitmek, etrafta çalışan insanlar görmek, öğle arasının belli bir saatte gelmesi, ben farkında olmadan günümü taşıyormuş. Bunlar ortadan kalkınca gün bir anda şekilsiz bir hamura dönüştü.
Kendi başına çalışırken o yapıyı bilerek yeniden kurmak gerekiyor. Ben güne her zaman aynı küçük hareketle başlıyorum, gün içinde iki üç sabit çapa saati belirliyorum ve günü bilinçli olarak kapatıyorum. Serbest çalışan ya da kendi işini kuran DEHB'li biri için bu çapalar daha da önemli; çünkü kimse senin yerine “şimdi başla” ya da “artık yeter” demiyor.
İnsanlarla çalışmak: toplantılar, geri bildirim ve yöneticiler
İş yalnızca görevlerden ibaret değil; insanlarla dolu. Benim için en kırılgan anlar çoğu zaman bir dosyanın başında değil, bir toplantıda ya da bir geri bildirim konuşmasında yaşandı.
Toplantılarda var olabilmek için not almak benim çapam. Kelimesi kelimesine değil; sadece kararlar, bana düşen işler ve aklıma gelen sorular. Elimin meşgul olması zihnimin kaçmasını yavaşlatıyor, aklıma gelen soruyu yazmak da sözü kesme dürtümü yumuşatıyor.
Geri bildirim almak ayrı bir konu. Eleştiriye karşı yoğun bir duygusal tepki, DEHB'li pek çok yetişkinin anlattığı bir deneyim. Ben anında cevap vermek yerine “bunu düşünüp size döneyim” demeyi öğrendim. Duygu dalgası geçtikten sonra söylenenin içindeki işe yarar kısmı görmek çok daha kolay oluyor.
Mesajlaşma uygulamaları da bu insan trafiğinin bir parçası. Her yeni mesaj küçük bir “şimdi bak” çağrısı gibi geliyor ve ben bu çağrılara yetiştikçe asıl işten uzaklaşıyorum. Ekibe hangi saatlerde mesajlara baktığımı söylemek, acil durumlar için ayrı bir yol belirlemek, sürekli tetikte olma hâlini epey azalttı.
Yöneticiyle çalışma biçimini konuşmak da hayatımı kolaylaştıran şeylerden biri. Bunun için tanımı söylemek şart değil. “Yazılı talimatla daha iyi çalışıyorum” ya da “önceliklerin net olduğu haftalarda daha hızlıyım” gibi somut cümleler, çoğu zaman bir etiketten daha fazla iş görüyor.
DEHB'yi işyerinde söylemek ya da söylememek
Bu sorunun herkes için doğru tek bir cevabı yok. Söylemek bazı insanlara rahatlama ve anlayış getiriyor; bazıları içinse önyargı riskini artırıyor. İşyerinin kültürü, yöneticinle ilişkin ve bu adımdan ne beklediğin kararda belirleyici.
Ben bu kararı düşünürken kendime şu soruları soruyorum:
- Söylersem tam olarak neyin değişmesini istiyorum?
- Aynı şeyi tanıdan bahsetmeden, sadece ihtiyacımı anlatarak isteyebilir miyim?
- Bu bilginin kimde, nasıl kalacağını biliyor muyum?
- Söyledikten sonra işler beklediğim gibi gitmezse ne yapacağım?
Haklarınla, gizlilikle ya da iş sözleşmenle ilgili soruların varsa, bunları iş hukuku alanında çalışan bir profesyonele danışmanı öneririm. Bu konuda genel cümleler kurmak yerine senin durumuna bakan birinin görüşü çok daha değerli.
İş görüşmelerinde de benzer bir denge var. Görüşmeye girerken DEHB'yi anlatıp anlatmamaktan çok, nasıl çalıştığımı ve hangi ortamlarda iyi olduğumu anlatabilmeye odaklanıyorum. Yeni bir işin ilk haftalarında da bu netlik, beni boğulmaktan koruyan şeylerden biri oluyor.
Tükenmişliği erken fark etmek ve mesaiden çıkabilmek
DEHB ile çalışmanın en sinsi tarafı, telafi etmek için harcanan fazladan emek. Geç kalmayayım diye fazladan kontrol, unutmayayım diye fazladan liste, hata yapmayayım diye fazladan okuma. Bu çaba bir süre işe yarıyor, sonra sessizce birikiyor.
Bende tükenmişliğin ilk işaretleri genellikle küçük şeyler oldu: sevdiğim işlere bile isteksizlik, sabahları artan bir ağırlık, en basit kararın bile dağ gibi görünmesi. Bu işaretleri fark ettiğimde yükü azaltmak, “biraz daha dayanırım” demekten her seferinde daha iyi bir seçim oldu. Uzun süren bir bitkinlik, uyku ya da ruh hâli sorunları varsa bir doktor veya ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak önemli.
Terfi ve yeni sorumluluklar da bu dengeyi sarsabiliyor. Daha fazla toplantı, daha fazla koordinasyon, daha az derin iş; bu değişim herkes için zorlayıcı ama DEHB ile birlikte daha sert hissedilebiliyor. Yeni bir rolü kabul ederken yalnızca unvana değil, günlerimin neye benzeyeceğine de bakmayı öğrendim.
Mesai bitince kapanabilmek ise bir kapanış ritüeli istiyor. Ben günü bitirmeden önce yarının ilk adımını yazıyorum ve aklımda açık kalan her şeyi bir listeye döküyorum. Zihnim, bir yerde not edildiğini bildiği işi daha kolay bırakıyor.
Hiperodak da bu başlığın içinde. İlgimi çeken bir işe dalıp yemeği, suyu, saati unuttuğum günler oluyor. O günler verimli görünüyor ama ertesi gün faturası geliyor. Kendime bir çıkış alarmı kurmak, bu derin dalışların tadını kaçırmadan yüzeye çıkabilmemi sağlıyor.
Kendime not
İş hayatında DEHB ile güçlü kalmak hiç zorlanmamak demek değil. Zorlandığın yeri tanımak, oraya küçük bir destek koymak ve bunu tekrar tekrar yapmak demek. Her gün aynı iskelet tutmayabilir; o zaman iskeleti değiştirirsin, kendini değil.
Bu rehberdeki başlıkların her biri ayrı bir yazıyı hak ediyor: evden çalışmak, e-posta kutusu, iş görüşmeleri, sık iş değiştirmek, yeni bir işin ilk haftaları. Hepsine tek tek bakmaya çalıştım. Bugün yalnızca bir tanesini seç ve dene. Bir tanesi de yeter.