Eğer bir gün o zamanki kendimin karşısına oturabilseydim, ona ne söylerdim? Bu soru bir akşam aklıma düştü ve birkaç hafta boyunca peşimi bırakmadı. Sonunda bir kâğıt aldım, kalemi elime tuttum ve geçmişteki kendime mektup yazmayı denedim.
Bu yazıda o denemeyi anlatıyorum. Nasıl başladığımı, nelere dikkat ettiğimi, neleri yazamadığımı ve bunun bana ne verdiğini paylaşıyorum. Mektubun kendisini de, kimseyi ya da hiçbir olayı işaret etmeyen genel bir parçasıyla göstereceğim.
Kısaca: Geçmişteki kendime mektup yazmak, o zamanki bana yargısız ve anlayışlı bir sesle seslenmenin bir yolu. Kısa tutmak, nazik bir ton seçmek ve gerekirse ara vermek işe yarıyor. Ağır anılar çıkarsa tek başına ilerlemek zorunda değilsin; bir uzmanla çalışmak daha güvenli olabilir.
Geçmişteki kendime mektup yazmak neden iyi geliyor?
Uzun süre geçmişe bakışım, bir mahkeme duruşması gibiydi. Neden şunu yapmadım, neden şunu söyledim, neden daha çok çabalamadım. Her anıya bir hüküm ekliyordum. Mektup yazmak bu bakışı değiştirdi, çünkü bir mektup bir hüküm değil, bir seslenme.
Birine mektup yazarken ister istemez bir ton seçiyorum. O zamanki kendime yazarken ise ister istemez çocukluğuma ya da gençliğime baktığımda daha merhametli bir ses çıkıyor. Çünkü karşımda dünyayı o günün bilgisi ve imkânlarıyla anlamaya çalışan biri var. Ona bugünün ölçüleriyle yüklenmek adil gelmiyor.
DEHB'le yaşarken geçmişte yaşadığım zorlukların birçoğunu o zamanlar farklı yorumlamıştım: tembellik, dikkatsizlik, ilgisizlik. Şimdi o anıları bambaşka bir gözle görebiliyorum. Mektup, bu yeni bakış açısını o zamanki bana taşımanın bir yolu oldu.
Mektubun bir başka yararı da zamanı kısaltması. Yazarken "o zaman" ile "şimdi" arasındaki mesafe bir an için eriyor ve ikisinin aynı insan olduğunu hatırlıyorum. O zamanki ben ile bugünkü ben arasındaki sürekliliği görmek, geçmişteki hataların bugünkü bana yapıştırılmış bir etiket olmadığını anlamama yardım ediyor. Orada bir insan vardı ve elindeki kaynaklarla yaşamaya çalışıyordu.
Yazmadan önce neye dikkat ediyorum?
Mektup yazmak güçlü bir şey olabiliyor, bu yüzden birkaç noktaya dikkat ediyorum:
- Sakin bir zaman seçmek: Çok yorgun, çok kırgın ya da hemen sonrasında önemli bir işim olan bir zamanda yazmıyorum.
- Kısa bir süre ayırmak: On, on beş dakika yeterli. Uzun yazmam gerekmiyor.
- Çıkış kapısı bırakmak: Zorlanırsam bırakabileceğimi biliyorum. Bu bir sınav değil.
- Sonrasına küçük bir bakım koymak: Yazdıktan sonra su içmek, yürümek ya da başka bir şeyle ilgilenmek.
Ayrıca şunu da biliyorum: Ağır, acı verici ya da travmatik anılar söz konusuysa bunları tek başıma kurcalamak zorunda değilim. Bu tür konular için bir psikolog ya da psikiyatristle birlikte çalışmak daha güvenli ve daha destekleyici olabilir. Mektup benim için hafif, nazik bir alıştırma; derin yaraların tek çaresi değil.
Mektubu nasıl yazıyorum?
Bir kural yok ama benim işe yarayan çerçevem şöyle:
- Seslenmekle başlamak: "Sevgili ben" ya da kendime ne hissettiriyorsa o. Bazen sadece ismimle.
- Gördüğümü söylemek: "Çok uğraştığını, bunun fark edilmediğini biliyorum." Yaşananı yeniden anlatmak zorunda değilim; kısa bir tanıklık yeterli.
- Yargıyı bırakmak: "Şunu yapmalıydın" demek yerine "O zamanki bilgi ve gücünle elinden gelen buydu" demek.
- Eksik kalan şeyi vermek: O zaman duymak istediğim ama duymadığım bir cümleyi yazmak.
- Bir dilek ya da söz ile bitirmek: "Bundan sonra sana daha nazik davranmaya çalışacağım" gibi. Bu söz tutulabilir olmalı.
Mektubu sonradan okuyup düzeltmem gerekmiyor. İlk hâli yeterli. Bazen sadece birkaç cümle çıkıyor, bu da gayet iyi.
Benim mektubumdan bir parça
Mektubun tamamını paylaşmayacağım ama genel bir kısmı şöyleydi:
Sevgili ben,
Çok çabaladığını biliyorum. Çoğu zaman bunu kimsenin görmediğini de. Sana söylenen sözlerin bir kısmı haksızdı. Zorlandığın şeylerin arkasında tembellik yoktu; sadece bir yol bulmaya çalışan bir zihin vardı.
Seni daha çok anlamamış olmamız senin eksikliğin değildi. Elindeki bilgi ve araçlarla yaptığın şey, çoğu zaman düşündüğünden daha cesurdu.
Bugün sana yargıyla değil, merakla bakmaya çalışıyorum. Hâlâ öğreniyorum.
Bunu okurken bile boğazımın düğümlendiğini hissettim. Kendi yazdığım cümlelerin bana söylediği şey, bir başkasının söylemesinden bile daha etkili oldu.
Mektubu sonra ne yapıyorum?
Yazdığım mektubu çoğu zaman bir süre bekletiyorum. Bazı mektupları defterimde saklıyorum, bazılarını yırtıp atıyorum. İkisi de olabilir; mektubun değeri kâğıtta değil, yazarken geçen zamanda. Bazen aylar sonra tekrar okuyorum ve o zamanki kendimin neye ihtiyacı olduğunu görmek beni şaşırtıyor.
Karşılık mektubu
Bir de ters yönde denedim: o zamanki benim, bugünkü bana ne yazardı? Bu bana farklı bir şey gösterdi. O zamanki ben bugünkü bana "hâlâ buradasın, bu çok önemli" diyordu sanki. Yargısız bir ses sadece bir yönde değil, iki yönde de akabiliyor.
Başka mektup fikirleri de deneyebilirsin: o zamanki sana ihtiyaç duyduğun bir cümleyi hediye etmek, ona "şu an iyi olacaksın" demek ya da yaşadığın bir zorlukta ona nasıl eşlik edeceğini yazmak. Her biri aynı şeyi yapıyor: geçmişle aramdaki mesafeyi, yargıdan şefkate çeviriyor.
Yazarken zorlandığım yerler
Her zaman akıcı gitmedi. Bazı cümleler çok yapmacık geldi, bazılarını yazmak içimden gelmedi. Kimi zaman geçmişimdeki bir anıya o kadar kızgındım ki nazik bir ton tutturamadım. O zamanlarda önce öfkemi yazdım, ardından başka bir gün tekrar denedim.
Bir de geçmişi değiştirmek isteği var. "Keşke şunu bilseydim" cümleleri içime düşüyor. Mektup geçmişi değiştirmiyor; geçmişle olan ilişkimi değiştiriyor. Bunu hatırlamak, hayal kırıklığını biraz azaltıyor.
Bazen "bunu yazmanın ne anlamı var" diye de düşünüyorum. Cevabı şu: Yazılan şeyin etkisi, yazıldığı anda gösterdiğim şefkatte. Başkasına bir şey kanıtlamıyorum; sadece o zamanki bana bir cümle borçlu olduğumu fark ediyorum.
Mektuptan sonra ne oluyor?
Mektuptan sonra hayatım radikal biçimde değişmedi. Ama bazı küçük şeyler yer değiştirdi. Aynı anıyı hatırladığımda kendime biraz daha yumuşak davranmaya başladım. Bazı yargı cümleleri hâlâ geliyor ama artık içimde "ona yazdığım mektup" diye bir karşılık var.
Bir de geleceğe yönelik küçük bir ilgi kıpırdadı: Bugünkü beni de ileride bir gün aynı şefkatle okuyabilecek biri var. Bu yüzden bazen bugünkü kendime de kısa notlar yazıyorum.
Eğer yazarken ya da yazdıktan sonra derin bir üzüntü, umutsuzluk ya da kendine zarar verme düşüncesi yaşarsan, lütfen vakit kaybetmeden bir sağlık profesyoneline ulaş; acil bir durumda 112'yi arayabilirsin. Yalnız olmak zorunda değilsin.
Son söz
Eğer bir gün o zamanki sana bir şey söyleyebilseydin, ne derdin? Bir kâğıt, bir kalem ve on dakika. Cümleler yapmacık gelirse bırak. Sadece "sevgili ben" diye başlaman bile bir adım.
O zamanki sen, bugünkü seni bu cümleleri okurken göremiyor. Ama bugünkü sen, onu sonunda duymaya hazır olabilir.