Bir fırsat önüme geldiğinde içimde önce bir kıpırtı oluyor. Henüz bütün ayrıntıları bilmiyorum, risklerin listesini çıkarmadım, ama beden olarak “evet” demek üzereyim. Bazen bu kıpırtı beni gerçekten güzel yerlere götürdü. Bazen de sonradan oturup “ben bunu neden bu kadar hızlı yaptım” diye düşündüm.
DEHB ve risk almak arasındaki ilişkiyi kendi deneyimimden konuşacağım. Uzman değilim; ama bu iki yüzlü duyguyu uzun süredir gözlüyorum ve fark ettiklerimi paylaşmak istiyorum. Amacım riski övmek ya da yermek değil, hangisinin cesaret hangisinin sadece aceleci bir itiş olduğunu ayırt edebilmeyi konuşmak.
Kısaca: DEHB'de risk almak bazen gerçek bir cesarettir, bazen de düşünmeye vakit bırakmayan bir dürtü. Fark çoğu zaman duraklamada yatar: bedeli görüp yine de adım atıyorsan cesaret, bedeli görmeye fırsat kalmadıysa dürtüsellik olabilir. İkisini ayırt etmeyi öğrenmek, riskleri bırakmak değil, onları seçmek demek.
DEHB'de risk almak neden bu kadar çekici olabiliyor?
Dürüst olmak gerekirse bunun tek bir cevabı yok ve herkes için aynı da değil. Çevremdeki DEHB'li insanların bir kısmı tam tersine her şeyi aşırı düşünüp riskten kaçıyor. Ben kendi tarafımı anlatabilirim.
Bende iki şey çalışıyor gibi görünüyor. Birincisi, yeniliğe duyduğum çekim. Belirsiz bir şeyin içinde olmak, yeni bir insanla tanışmak, bilmediğim bir işe girişmek bende canlılık hissi yaratıyor. Sıkıcı ve bildik olan şey ise bir süre sonra beni boğuyor.
İkincisi, bekleyememek. Bir kararın sonucunu hemen görmek istiyorum. Uzun vadeli, yavaş yavaş biriken ödüller bana soyut geliyor; şimdi olan ise somut. Bu yüzden “biraz bekleyip bakalım” cümlesi çoğu zaman bana zor geliyor.
Bunlar karakter kusuru değil; dikkatin ve ödülün nasıl çalıştığıyla ilgili bir eğilim. Tanıyınca onunla çalışmak daha kolay oluyor.
Cesaret mi, dürtüsellik mi? Kendime sorduğum sorular
Dışarıdan bakınca ikisi aynı görünebiliyor. İkisinde de bir adım atılıyor, bir kapı kapanıyor. Ama içeriden hissi farklı. Kendi kararlarıma bakarken şu soruları işe yarar buldum:
- Bedelini biliyor muyum? En kötü ihtimalde ne kaybederim, bunu net söyleyebiliyor muyum?
- Bu karar benim değerlerime mi dayanıyor, yoksa anın heyecanına mı? Heyecan geçince hâlâ istiyor muyum?
- Geri dönüşü var mı? Dönülebilir bir karar ile dönülemez bir karar aynı ağırlıkta değil.
- Yarın sabah da aynı şeyi söylerdim? Uyku, çoğu kararın tozunu alıyor.
- Başkasına zarar veriyor mu? Benim riskim, başkasının güvenliğini ya da parasını ilgilendiriyorsa durup yavaşlamam gerekiyor.
Bu sorulara hepsine “evet, hazırım” diyebiliyorsam, o hâlâ benim için bir cesaret anı. Cevaplar bulanıksa, bir adım geri çekiliyorum.
İyi giden risklerde ortak olan neydi?
Geriye bakıp hayatımda iyi giden riskleri düşündüğümde, ortak bir şey buluyorum: onları yapabilmek için sakin bir hazırlığım vardı. Belki heyecan hızlı geldi, ama adım atmadan önce en azından bir iki kişiyle konuşmuş, “kötü giderse ne olur” sorusuna bir cevap bulmuştum.
İyi gitmeyen riskler ise çoğunlukla gecenin geç saatinde ya da yoğun bir duygunun içinde alınmış kararlardı. Yorgunken, canım sıkkınken, bir şeyden kaçarken ya da fazla heyecanlıyken. Bu örüntü bana şunu öğretti: riskin kendisi değil, onu hangi zihin hâliyle aldığım belirleyici oluyor.
Küçük cesaretler de cesarettir
Risk denince aklımıza hemen büyük sahneler geliyor: işten ayrılmak, başka bir şehre taşınmak, her şeyi bırakıp yeni bir şeye başlamak. Oysa bende cesaretin çoğu çok daha sessiz yerlerde duruyor.
Bir toplantıda herkesin sustuğu anda fikrimi söylemek. Bilmediğim bir konuda “ben anlamadım” demek. Yarım kalmış bir işi yeniden açıp ortaya koymak. Utandığım bir şeyi, güvendiğim birine anlatmak. Bunlar dışarıdan bakınca risk gibi görünmüyor; ama içimde aynı yere dokunuyorlar: sonucu bilmeden bir şey göze almak.
DEHB'li zihin için bu küçük cesaretlerin ayrı bir değeri var. Çünkü çoğumuz yıllar içinde “yine mi yanlış yaptım” duygusuyla büyüdük ve yeniden denemek bu yüzden bazen daha zor oluyor. Büyük bir atılım yapmadan da, gün içinde birkaç kez sonucu belirsiz bir şeyi denemek, kendime olan güvenimi yeniden kurmamı sağlıyor.
Bu bakış beni rahatlattı. Çünkü cesaretin illa hareketli, gürültülü ve heyecan verici olması gerekmediğini gösterdi. Bazı günler sessiz bir “deneyeyim” cümlesi yeterli.
Cesareti korurken dürtüselliği yavaşlatmak
Riski hayatımdan çıkarmak istemiyorum, çünkü beni hareket ettiren şeylerden biri o. Ama hızını kendi elime almaya çalışıyorum. Bende işe yarayan birkaç küçük düzen var:
- Bekleme kuralı. Yeni bir şeye evet demeden önce kendime kısa bir süre tanıyorum. Önemli kararlarda bu bir gece, daha büyük kararlarda birkaç gün oluyor. Fırsat gerçekse genellikle o süreyi taşıyor.
- Yazarak düşünmek. Kâğıda “kazanırsam, kaybedersem, hiçbir şey değişmezse” diye üç satır yazıyorum. Yazınca kafamdaki hızlı film yavaşlıyor.
- Bir güvenilir kişiye danışmak. Karar benim, ama dışarıdan bir göz bazen görmediğim bir şeyi fark ediyor. Bu kişi beni durdurmak için değil, bana soru sormak için orada.
- Küçük başlamak. Bir şeyi tamamen devretmek yerine önce küçük bir deneme yapmak. Böylece hem merakımı besliyorum hem de bedelini sınırlıyorum.
- Riskli kararları duygusal anlara bırakmamak. Çok kızgınken, çok mutluyken ya da çok yorgunken büyük bir şeye evet ya da hayır demiyorum.
Hiçbiri beni “risksiz” yapmıyor, zaten amaç da bu değil. Sadece kararlarıma biraz daha katılmamı sağlıyor.
Risk almamak da bir seçim
Bir başka şey de fark ettim: DEHB'li insanın kendini sürekli “riskli” biri olarak etiketlemesi de yorucu. Bazen çevremden bu yönde bir beklenti hissediyorum, sanki hep atılgan, hep tuhaf kararlar veren biri olmalıymışım gibi. Oysa bir şeye hayır demek de cesaret isteyebiliyor.
Rahat alanımda kalmayı seçtiğim zamanlar olduğunda bunu zayıflık saymıyorum. Bazen en cesur şey, heyecan verici bir fırsata “şimdi değil” diyebilmek. Bazen de heyecanı olmayan, sıradan ama gerekli bir şeyi sonuna kadar yapmak.
Kararlar hayatını zorluyorsa
Hepimizin hatalı kararları olur. Ama para, ilişkiler, iş ya da kendi güvenliğin söz konusu olduğunda aynı türden kararlar tekrar tekrar zarar veriyorsa bu konuyu yalnız taşıman gerekmiyor. Bir psikiyatristle ya da psikologla konuşmak, hem ne olduğunu anlamana hem de sana uygun yolları bulmana yardımcı olabilir. Bu, bir yenilgi değil, yükü paylaşmanın bir yolu.
Kendime not
Risk almak bende bir kusur olarak başlamadı, bir yön olarak başladı: hareket etmek, denemek, bilmediğime girmek. Mesele bu yönü söndürmek değil, direksiyonu elime almak. Her heyecan bir yol işareti değil, ama her heyecan da bir tehlike işareti değil. Duraklayıp bakmayı öğrendikçe, cesaret dediğim şeyi dürtüselliğin gürültüsünden ayırabiliyorum.
Sen de bir sonraki kararında bir nefes boşluğu bırakmayı deneyebilirsin. O boşlukta, gerçekten ne istediğini duymak çoğu zaman mümkün oluyor.