Heyecan ve ani kararlar: coşku yükselince bir gece beklemek

Heyecan ve ani kararlar DEHB'de sık görülen bir ikili. Coşkuyla alınan kararlara nefes payı bırakmayı ve heyecanı bastırmadan taşımayı anlatıyorum.

· · 5 dk okuma

Heyecan geldiğinde dünya bir anda parlıyor. Yeni bir fikir, yeni bir proje, yeni bir plan; hepsi tek başına yeterince mümkün, yeterince güzel görünüyor. Ağzımdan “evet, yapalım!” çıkıyor, parmaklarım kayıt formuna ya da mesaj kutusuna gidiyor. Ve birkaç saat sonra, aynı kararın ağırlığını yeniden hesaplıyorum.

Bu yazıda heyecan ve ani kararlar arasındaki ilişkiyi, kendi gözlemlerimle anlatıyorum. Heyecan benim için değerli bir duygu; onu bastırmak istemiyorum. Ama ona bir nefes payı bırakmayı öğrendikçe, hem kararlarım hem de pişmanlıklarım değişti.

Kısaca: Heyecan güzel bir duygu, ancak yoğun olduğunda bir kararın zorluklarını ve bedelini gizleyebilir. Büyük ve geri alınması zor kararlarda bir gece beklemek, kararı üç basit soruyla tartmak ve heyecanı bir “fikir defteri”ne taşımak yardımcı olur. Ani kararlar hayatını sürekli zorluyorsa bir uzmana danışmak iyi olur.

Heyecan ve ani kararlar neden bu kadar yakın?

Bence birbirine yakınlık, ikisinin de “şimdi” diyen duygular olmasından geliyor. Heyecan, ileride olacak bir şeyi şu an yaşıyormuş gibi hissettiriyor. Ani karar da o hissin hemen eyleme dönüşmesi. Aradaki o kısa ama kritik “durup düşünme” boşluğu, heyecan yükseldikçe daralıyor.

DEHB'li pek çok kişi bu boşluğun bazen hiç olmadığını anlatıyor. Ben de kendi hâlimde, heyecanın tepe noktasında bir şey söylemiş, kabul etmiş ya da başlatmış olduğumu sonradan fark ediyorum. Bunun nedenini bilimsel olarak açıklamak benim işim değil; ama deneyim olarak çok tanıdık.

Heyecan güzel bir şey; sorun nerede başlıyor?

Heyecanı kötü göstermek istemiyorum. Heyecan, beni hayata bağlayan, yeni şeyler denemem için enerji veren bir duygu. Sıkıcı bir günün içinde bir ışık gibi parlıyor. Bu ışığı kısmak, hayatı gri yapmak olurdu.

Ama romantize etmeden de bakmak gerekiyor: Heyecan her zaman neşeli ve zararsız bir şey değil. Sorun, heyecan bir karara dönüştüğünde, o kararın bedelini de heyecanın ışığında göremediğim zaman başlıyor. Zorlukları, yorgunluğu, başka taahhütleri, o anki parlak hayalin gölgesinde bırakıyorum.

Yani sorun heyecanın kendisi değil; heyecanın tek başına karar vermesi.

Heyecanlı bir anda verdiğim kararların ortak yanı

Kendi örüntülerime baktığımda, ani kararların birkaç ortak yanı olduğunu fark ettim:

  • Hepsi “şimdi” bir şey gerektiriyor gibi görünüyor. Oysa çoğunda gerçek bir aciliyet yok.
  • Zorluklar belirsiz. “Nasıl yapacağım?” sorusu o an akla gelmiyor.
  • Başka bir taahhüdü hesaba katmıyorum. Zamanım, enerjim, mevcut işlerim o an görünmez.
  • Başkalarını da kapsıyorlar. Bir arkadaşa söz vermek, bir gruba katılmak, bir davete evet demek.
  • Geri dönüşleri pahalı. Bir söz geri alınabilir ama bunu yapmak utanç verici, ya da bir kayıt yapılmış ve değiştirmek zor.

Bu listeyi yazarken kendimi yargılamıyorum. Listeye bakmak, ortak noktaları görmemi sağlıyor; bu da o noktalarda küçük bir fren geliştirmeme yardım ediyor.

Heyecan bazen bulaşıcı da oluyor. Birinin coşkusunu görünce, ona katılmak istiyorum; “harika fikir!” havası içinde kendi sınırlarımı unutabiliyorum. Böyle anlarda hem kendi heyecanımı hem de karşımdakinin ortamını ayırt etmeye çalışıyorum. Karar benim olacaksa, bedelini de ben taşıyacağım; bu yüzden başkasının enerjisinin üzerine kurulu bir evet beni sonradan zorlayabiliyor.

Bir gece beklemek: heyecanın dalgası inene kadar

Bana en çok işe yarayan şey, çok basit bir cümle oldu: “Çok hoşuma gitti, ama sana yarın dönebilir miyim?” Bu cümle, heyecanı küçümsemeden zaman kazandırıyor.

Bir gece beklemenin iki iyi yanı var. Birincisi, heyecanın dalgası genellikle bir süre sonra iniyor ve kararın daha sade bir hâli görünüyor. İkincisi, uyuduktan sonra aynı fikre hâlâ sıcak bakıyorsam, bu bir anlık coşku değil gerçek bir istek olabilir. Her ikisi de bilgi veriyor.

Her kararı bir gece beklemek zorunda değilsin. Kararın büyüklüğüne göre bekleme süresini ayarlıyorum:

  • Küçük ve geri alınabilir kararlar: Birkaç dakika. Bir bardak su içip bakmak yetiyor.
  • Orta kararlar: Birkaç saat. Bir yürüyüşün ardından yeniden değerlendirmek.
  • Büyük ya da geri dönüşü zor kararlar: Bir gece, hatta birkaç gün. Mümkünse güvendiğim biriyle konuşarak.

Kararı tartmak için üç soru

Heyecan yükselmişken zihnim sorular sormayı unutuyor. Bu yüzden bir listeyi telefonuma yazmıştım; şimdi ezberledim:

  1. Bunun zorlu kısmı ne? Heyecanlı kısmı biliyorum. Peki zahmetli, sıkıcı, uzun süren kısmı?
  2. Bunu yaparsam hangi şeyi bırakmam gerekecek? Zamanın ve enerjinin bir sınırı var; her yeni evet, başka bir şeye hayır demek.
  3. Bunu geri almak ne kadar zor? Kolay geri alınabiliyorsa riski düşük; zorsa daha dikkatli olmam gerek.

Bu üç soru, heyecanı söndürmeden ayakları yere basmamı sağlıyor. Bazen cevaplar sonucu değiştirmiyor: yine de “evet” diyorum, ama bu sefer gözlerim açık. Bazen de değiştiriyor ve ben bir sorunu başlamadan çözmüş oluyorum.

Heyecanı bastırmadan taşımak

Heyecanı yönetmek, onu söndürmek anlamına gelmiyor. Bana iyi gelen birkaç alışkanlık:

  • Fikir defteri. Aklıma gelen her heyecanlı fikri hemen bir yere yazıyorum. Yazmak, fikre bir “yer” veriyor, hemen harekete geçme baskısını azaltıyor. Birkaç gün sonra defteri açıp hangisinin hâlâ beni heyecanlandırdığına bakıyorum.
  • Küçük deneme. Büyük bir taahhüt yerine küçük bir deneme: bir kitabın tamamını almak yerine bir bölümünü okumak, bir projeye tüm haftayı ayırmak yerine bir akşamı ayırmak.
  • Yarım evet. “Bu çok hoşuma gitti, ayrıntıları konuşalım” demek, tam evet ile hayır arasında bir yer açıyor.
  • Güvendiğim bir ses. Heyecanlı olduğumda bir kişiye “Şunu düşünüyorum, ne dersin?” diye danışmak. O kişinin tek görevi yargılamak değil, bir adım geriden bakmama yardım etmek.

Pişmanlık geldiğinde

Her şeye rağmen bazen yine ani karar verip pişman oluyorum. O zaman “Neden yine yaptım?” diye kendimi hırpalamak yerine, kararın içindeki kurtarılabilir kısmı arıyorum. Geri alınabiliyorsa, sakin ve dürüst bir cümleyle geri alıyorum. Alınamıyorsa, bundan ne öğrendiğimi yazıyorum.

Pişmanlık hissi geldiğinde, sonuç ne olursa olsun, o kararı verirken heyecanımın gerçek olduğunu hatırlıyorum. Yanılmış olabilirim ama bunun için kötü biri olmuyorum. Bu bakış, bir sonraki karar anında bana daha sakin bir zemin veriyor.

Ani kararlar hayatını sürekli zorluyorsa, ilişkilerini, işini ya da yaşamını sık sık olumsuz etkiliyorsa, bir psikiyatristle konuşmak yararlı olabilir. Bunun sebebini ayırt etmek ve gerekirse destek planlamak onların işi. Bu konuda destek istemek bir yetersizlik değil, kendine verdiğin bir değerdir.

Son söz

Heyecan beni ben yapan şeylerden biri; ondan vazgeçmek istemiyorum. Ama ona bir sandalye çekip, “Bir dakika otur, sonra karar verelim” demeyi öğreniyorum. Bu sandalye bazen bir gece, bazen bir bardak su, bazen güvendiğim biriyle yapılan kısa bir konuşma.

Bu hafta bir ani kararı bir gece bekletmeyi dene. Sonuç ne çıkarsa çıksın, kendine bir şey öğretmiş olacaksın: Heyecan ve karar iki ayrı şey; aralarına küçük bir boşluk koyabilirsin.

Sık sorulanlar

Heyecanlıyken karar vermek neden riskli olabilir?

Yoğun heyecan, kararın zorluklarını ve bedelini gözden kaçırmaya neden olabilir. Heyecan geçtikten sonra aynı karar farklı görünebilir. Bu yüzden büyük ve geri alınması zor kararlarda kısa bir bekleme payı bırakmak faydalıdır.

Ani kararlar DEHB ile ilgili olabilir mi?

DEHB'li birçok kişi dürtüsel kararlar aldığını anlatıyor, ancak ani kararlar başka nedenlerle de ortaya çıkabilir. Bu durum hayatını sürekli zorluyorsa bir psikiyatristle konuşmak doğru olur; kendi kendine tanı koymamak önemli.

Karar vermeden önce ne kadar beklemeliyim?

Herkes için geçerli tek bir süre yok. Küçük ve geri alınabilir kararlar için birkaç dakika, büyük ve geri dönüşü zor kararlar için bir gece ya da birkaç gün makul olabilir. Önemli olan heyecanın dalgasının inmesine fırsat tanımak.

Bu yazı kişisel deneyime dayanır, tıbbi tavsiye değildir. Tanı ve tedavi için bir psikiyatriste ya da doktora danış.

Bunlar da ilgini çekebilir