Dolap kapağını yavaşça açmayı öğrendim. Çünkü hızlı açtığımda, üst raftaki kazak yığını bir çığ gibi üzerime kayıyordu. Aradığım tişört her zaman yığının en altındaydı. Onu çekip çıkardığımda yığın yıkılıyor, ben de kapağı kapatıp “akşam düzeltirim” diyordum. Akşam hiç gelmiyordu.
Dolap düzeni, evin geri kalanından farklı bir yerde duruyor. Kapağı kapalı olduğu için kimse görmüyor; ama her sabah benim ilk karşılaştığım yer orası. Güne nasıl başladığımı belirleyebiliyor. Bu yazıda DEHB ile dolap düzeni kurmanın bende işe yarayan ve yaramayan yollarını anlatıyorum.
Kısaca: Dolap düzeni çoğu zaman üst üste katlanmış yığınlar, derin ve karanlık raflar ve kıyafetleri yerine koymanın zorluğu yüzünden bozulur. Mümkün olduğunca asmak, dik katlamak, kategorilere ayrılmış açık kutular kullanmak, sık giyilenleri göz hizasında tutmak ve giyilmeyenleri ayıklamak dolabı daha sürdürülebilir hâle getirir.
Dolap düzeni neden bu kadar çabuk bozuluyor?
Dolabımı her düzenlediğimde, birkaç gün çok güzel görünüyordu. Sonra yavaş yavaş eski hâline dönüyordu. Bir süre bunu kendi eksikliğim sandım. Sonra dolabın kendisinin bu bozulmaya ne kadar elverişli olduğunu fark ettim.
İlk sebep, üst üste katlama. Bir yığının ortasından ya da altından bir şey çekmek, yığını bozuyor. Bozulan yığını yeniden katlamak ise ayrı bir iş. O işi yapmadığımda yığın her gün biraz daha karışıyor.
İkinci sebep, derin ve karanlık raflar. Arka tarafa konan kıyafetler görünmüyor. Görünmeyen kıyafetler giyilmiyor. Ben sadece öndeki birkaç parçayı giyiyor, geri kalanını unutuyorum.
Üçüncü sebep, kıyafeti yerine koymanın gerektirdiği adımlar. Katlamak, doğru rafı bulmak, yığını kaldırıp altına yerleştirmek. Bu adımlardan biri bile fazla geldiğinde, kıyafet dolaba değil sandalyeye gidiyor.
Bunların hiçbiri benim düzensiz biri olduğum anlamına gelmiyordu. Sadece dolabın düzeni, benim gibi çalışan bir beyne göre kurulmamıştı.
Dolabın içinde aslında neler var?
Dolabımı yeniden düşünmeye başlamadan önce, içinde neler olduğuna dürüstçe baktım. Kıyafetleri dışarı çıkarmadan, sadece rafları tek tek inceleyerek. Şunları gördüm:
- Sık giydiklerim. Toplam kıyafetlerin küçük bir kısmı. Bunlar genellikle sandalyede ya da kirli sepetinde oluyordu, dolapta değil.
- Bazen giydiklerim. Belirli durumlar için olan kıyafetler. Davetler, toplantılar, mevsimlik parçalar.
- Hiç giymediklerim. Bedeni uymayan, sevmediğim, rahatsız eden kıyafetler.
- “Bir gün” kıyafetleri. Bir gün kilo verirsem, bir gün o etkinliğe gidersem, bir gün o tarzı benimsersem giyeceğim kıyafetler.
Dolabın büyük kısmını son iki grubun kapladığını görmek beni şaşırttı. Sık giydiğim birkaç kıyafeti bulmak için her sabah giymediğim onlarcasının arasından geçiyordum.
Dolap düzeni için sade ilkeler
Bu gözlemden sonra dolabımı birkaç sade ilkeye göre yeniden kurdum. Bir hafta sonunda değil, birkaç hafta içinde, raf raf.
- Mümkün olan her şeyi as. Askıdaki bir kıyafeti almak ya da geri koymak tek hareket. Yığın bozulmuyor. Gömlekler, elbiseler, ceketler, hatta tişörtlerin bir kısmı askıda.
- Katlanacaksa dik katla. Çekmecede kıyafetleri üst üste değil, yan yana, dosya gibi dik dizmek. Böylece çekmeceyi açtığımda hepsini bir bakışta görüyorum ve birini çekince diğerleri bozulmuyor.
- Her kategoriye bir kutu. Çoraplar, iç çamaşırları, eşarplar, spor kıyafetleri ayrı açık kutularda. Kutunun içi karışık olabilir; önemli olan kategorinin belli olması.
- Göz hizası, sık giyilenlerin yeri. En kolay ulaşılan raflar ve askının önü, her hafta giydiğim kıyafetlere ayrıldı.
- Mevsim dışı yukarıya, etiketli kutulara. Kışın yaz kıyafetleri, yazın kalın kazaklar üst rafa, üzerinde ne olduğu yazan kutulara gidiyor.
Bu ilkelerin hiçbiri yeni ya da şaşırtıcı değil. Ama hepsi aynı amaca hizmet ediyor: kıyafeti almayı ve geri koymayı tek harekete indirmek.
Dolabın dışındaki dolap: o sandalye
Dolap düzeninden bahsedip sandalyeyi atlamak olmaz. Hani şu, bir kez giyilmiş ama kirli sayılmayan kıyafetlerin biriktiği sandalye. Bende bu sandalye uzun süre gizli bir ikinci dolaptı. Dolaba geri koymak istemiyordum, çünkü temiz kıyafetlerin arasına karışsın istemiyordum. Kirli sepetine atmak da israf gibi geliyordu.
Sonunda bu ara kategoriyi yok saymak yerine ona resmi bir yer verdim. Kapının arkasına birkaç kanca taktım ve bunları “bir kez giyildi” bölgesi ilan ettim. Kot pantolon, hırka, bir gün giyilmiş bir kazak oraya asılıyor. Kanca sayısı sınırlı olduğu için bölge de sınırlı kalıyor; kancalar dolunca bir şeyin ya yıkanması ya da dolaba dönmesi gerekiyor.
Sandalye tamamen boşaldı mı? Her zaman değil. Ama artık bir dağ değil, birkaç parça. Ve o birkaç parçanın nereye gideceği belli.
Sabah kararlarını azaltmak
Dolabın bir de sabahlarla ilgili bir yükü var. Ne giyeceğime karar vermek, bazı sabahlar beklenmedik biçimde uzun sürebiliyor. Bir şeyi deniyorum, beğenmiyorum, çıkarıyorum, başka bir şey deniyorum. Çıkardıklarım yatağın üstünde birikiyor. Sonunda geç kalıyorum ve yatağın üstü akşama kadar öyle kalıyor.
Bunun için denediğim birkaç şey var. Ertesi günün kıyafetini bir gece önceden seçip kapının arkasındaki kancaya asmak. Bu sayede sabah karar vermem gerekmiyor. Bir de sık giydiğim, birbiriyle kolayca uyan sınırlı sayıda parçadan oluşan bir “gündelik bölüm” oluşturdum. Hangi üstü hangi altla giysem uyuyor. Seçim yapmak kolaylaşıyor.
Bazı insanlar bunu daha da ileri götürüp neredeyse her gün aynı tip kıyafeti giyiyor. Bir tür kişisel üniforma. Ben tam olarak öyle yapmıyorum ama bu fikrin karar yorgunluğu için ne kadar rahatlatıcı olabileceğini anlıyorum.
Ayıklamak: “bir gün” kıyafetleriyle yüzleşmek
Dolap düzeninin en zor kısmı bende ayıklamak oldu. Giymediğim kıyafetleri elden çıkarmak mantıklı geliyordu ama her birini elime aldığımda bir hikâye, bir umut ya da bir suçluluk duygusu çıkıyordu ortaya. “Bunu çok para verip almıştım.” “Bunu bir gün giyerim.” “Bu bana hediye edilmişti.”
Bunun için bir ara yol buldum: “belki” kutusu. Emin olamadığım kıyafetleri bir kutuya koyup üzerine o günün tarihini yazıyorum. Kutuyu dolabın en üstüne kaldırıyorum. Birkaç ay sonra kutuyu açtığımda, içinden bir şey almaya ihtiyaç duymadıysam, kutuyu olduğu gibi bağışlıyorum. Böylece karar vermeyi zamana bırakıyorum; zaman benim yerime karar veriyor.
Bir de yeni bir şey aldığımda, eskilerden birini çıkarmaya çalışıyorum. Bir giren, bir çıkan. Her zaman uymuyorum ama dolabın sessizce şişmesini yavaşlatıyor.
Akılda kalsın
Dolabım hâlâ bir mağaza vitrini gibi değil. Bazı askılar eğri, bazı kutular taşıyor. Ama kapağı açtığımda üstüme bir şey düşmüyor. Aradığım tişört genellikle gözümün önünde oluyor. Ve sabahları ne giyeceğime karar vermek eskisi kadar uzun sürmüyor.
Bugün bütün dolabı düzenlemene gerek yok. Sadece bir rafa bakabilirsin. Ya da sadece hiç giymediğin üç kıyafeti bir kutuya koyabilirsin. Dolap düzeni, bir kerelik büyük bir projeden çok, küçük ve tekrarlanan değişikliklerle kuruluyor.