Bir dolabı açtığımda içindekilerin yarısını unutmuş olduğumu fark ettiğim bir an vardır. O eşya orada duruyordur, ben onu görmüyorumdur bile. Eşya çoğaldıkça, gözümün önünden kaçan şey de çoğalıyor. Az eşya ile yaşamak fikrine böyle bir yorgunluktan, "bu kadar şeyin arasında kendimi nasıl bulacağım" sorusundan geldim.
Bu yazı bomboş, beyaz duvarlı bir ev önermiyor. Konuştuğum şey, elimdeki eşya sayısının benim kapasitemle uyumlu olması. DEHB'de dikkat, karar verme ve hatırlama sınırlı birer kaynak gibi davranıyor; eşya sayısı bu kaynakları ne kadar tüketiyor, mesele bu.
Kısaca: Az eşya ile yaşamak, DEHB'de karar verme ve hatırlama yükünü azaltabilir çünkü daha az eşya daha az seçim, daha az toplama ve daha az "bu neredeydi" anı demek. Amaç kusursuz bir minimalizm değil; sahip olduğun şeyin bakımını üstlenebileceğin bir miktarda tutulması.
Çok eşya neden DEHB'de daha büyük bir yük oluyor?
Her eşya aslında küçük bir sorumluluk taşıyor: nereye ait olduğu, nasıl temizleneceği, ne zaman kullanılacağı. Eşya sayısı arttıkça bu küçük sorumluluklar da katlanarak çoğalıyor. Bende bunun en çok hissedildiği yer, "bir şey seçmek" anları oluyor. Dolapta on tişört varken hangisini giyeceğime karar vermek, üç tişört varken karar vermekten çok daha fazla zihinsel enerji istiyor.
Bir de "bir gün işime yarar" eşyaları var. Bunları elden çıkarmak zor çünkü kaybı hayal ederken yaşadığım suçluluk, eşyanın kapladığı yerden daha ağır basıyor. Oysa elimde tuttuğum her "belki bir gün" eşyası, aslında her gün gözümün önünden geçerek bana küçük bir karar yükü bindiriyor: Bunu şimdi mi kullanayım, hâlâ sakla mı, yoksa artık bırak mı?
Az eşya ile yaşamak minimalizm değil, sürtünme azaltmaktır
Minimalizm kelimesi bazen bir estetik kategorisine indirgeniyor: beyaz duvarlar, boş tezgahlar, tek renk. Benim için az eşya ile yaşamak bu değil. Dolu bir rafın da sorun olmadığını düşünüyorum, eğer o raftaki her şeyin bir yeri ve bir amacı varsa.
Buradaki asıl soru şu: Bu eşya bana hizmet ediyor mu, yoksa ben ona bakmakla mı meşgulüm? Kullanmadığım ama taşımak zorunda hissettiğim bir eşya, bana hizmet etmiyor; tam tersi, benim enerjimi tüketiyor.
Sadeleşmeye nereden başlamalı?
Bütün evi bir günde sadeleştirmeye çalışmak, beni her zaman yarı yolda bırakan bir hedef oldu. Küçük ve belirli bir alandan başlamak daha sürdürülebilir:
- Tek bir çekmece ya da tek bir raf seç. Bütün bir oda yerine küçük, görülebilir bir sınır koymak başlamayı kolaylaştırıyor.
- Üç yığın kur. Kullanıyorum, belirsizim, elden çıkarıyorum. Karar veremediğim şeyleri "belirsiz" yığınına koyup bir süre sonra yeniden bakmak, o anki kararsızlığı dondurmuyor.
- "Son ne zaman kullandım" sorusunu sor. Cevap aylar öncesiyse ve o eşya mevsimsel ya da özel bir amaç taşımıyorsa, muhtemelen gerçek bir ihtiyaç değil bir alışkanlık.
- Çoklu olanları eleştirel bak. Aynı işi gören beş makas, üç telefon şarj kablosu, benzer onlarca kupadan oluşan bir koleksiyon; bunların çoğu zaman sadece biri yeterli oluyor.
- Duygusal eşyaları ayrı tut. Anı taşıyan eşyaları aynı hızda ve aynı mantıkla elden çıkarmaya çalışmak genelde sancılı oluyor. Onlara ayrı, daha yavaş bir zaman tanımak daha gerçekçi.
Az eşyanın asıl kazancı: daha az bakım, daha az karar
Sadeleştirdiğim alanlarda fark ettiğim şey, toplamanın kısalması değildi sadece; o alana dair verdiğim küçük kararların da azalmasıydı. Daha az eşya, daha az "bunu nereye koysam" sorusu demek. Daha az "bunu ne zaman temizlesem" demek. Bu küçük kararların azalması, günün başka yerlerinde kullanabileceğim bir enerjiyi geri veriyor.
Bunun bir de ters yüzü var: Her şeyi elden çıkarmak bazen yeni bir kaygı yaratabiliyor, "ya ihtiyacım olursa" korkusu. Bu korkuyla başa çıkmanın benim için en iyi yolu, hemen karar vermek zorunda olmadığımı hatırlamak oldu. Elden çıkarmadan önce bir kutuya ayırıp birkaç hafta bekletmek, "gerçekten ihtiyacım var mı" sorusuna daha sakin cevap vermemi sağlıyor.
Az eşya, daha az dağınıklık demek mi?
Tam olarak değil, ama ilişkili. Eşya sayısı azaldığında, dağınıklığın görünür hâle gelme hızı da yavaşlıyor. On eşyanın dağınık görünmesi için hepsinin yerinden çıkması gerekiyor; yüz eşyanın dağınık görünmesi için sadece onda birinin yerinden çıkması yetiyor. Yani az eşya, mükemmel düzen garantisi vermiyor ama dağınıklığın ne kadar hızlı göze battığını azaltıyor.
Vazgeçemediğim eşyalarla ne yapıyorum?
Sadeleşmeye başladığımda en çok takıldığım yer, “belki bir gün lazım olur” dediğim şeylerdi. Kırık bir lambanın ayağı, kullanmadığım ama pahalıya aldığım bir alet, bir dönem çok heveslendiğim bir hobinin malzemeleri. Bunları atmak bana hem israf hem de kendimden bir parçayı bırakmak gibi geliyordu.
Sonunda kendime bir ara yol buldum: belki kutusu. Kararsız kaldığım eşyaları tek bir kutuya koyuyorum, kutunun üstüne tarihi yazıyorum ve gözümün önünden kaldırıyorum. Birkaç ay sonra kutuyu açtığımda çoğu zaman içindekilerin yarısını hatırlamıyorum bile. Hatırlamadığım bir şeyi özlemediğimi görmek, vazgeçmeyi kolaylaştırıyor.
Duygusal değeri olan eşyalar için ise farklı davranıyorum. Onları elden çıkarmak zorunda değilim; sadece hepsine ev sahipliği yapan tek bir yer seçiyorum. Bir kutu, bir çekmece. Taşmaya başladığında içinden bana en çok şey anlatanları seçiyorum. Bu bir sınav değil; az eşya ile yaşamak, sevdiğim şeylere daha fazla yer açmak demek.
Bir de şunu fark ettim: sadeleşme bir kerelik büyük bir operasyon olunca DEHB'li beynim için fazla geliyor. Bir hafta sonu bütün evi elden geçirmeye niyetlenip ilk dolapta tükenmek yerine, haftada tek bir küçük alana bakmak bana çok daha iyi geliyor. Bir raf, bir çanta, bir çekmece. Az ama sürekli.
Kendime not
Her şeyi çıkarıp bomboş bir ev kuramadım, kurmak da istemiyorum. Ama rafların arasında nefes alabildiğim, aradığım şeyi birkaç saniyede bulabildiğim bir ev kurmaya çalışıyorum. Bu, sahip olduğum eşyayı sıfıra indirmek değil; elimdeki şeyin, elimi yormayacak kadar az olmasını sağlamak. Bugün tek bir çekmeceyi gözden geçirmek, bu yolda yeterince iyi bir adım.